Resim, fotoğraf ve yazıyla geçen bir ömür: Fikret Otyam

Yazarımız Seval Deniz Karahaliloğlu’nun beş yıl önce aramızdan ayrılan Fikret Otyam ile bir dönem İzmir Fuarı’na geldiği sırada yaptığı söyleşiyi, Otyam’ın ölüm yıl dönümünde okurlarımıza sunuyoruz

KÜLTÜR SANAT 12.08.2020, 11:06 12.08.2020, 11:15
Resim, fotoğraf ve yazıyla geçen bir ömür: Fikret Otyam

9 Ağustos 2015’te aramızdan ayrılan ressam, gazeteci, yazar, fotoğrafçı büyük usta Fikret Otyam’la, İzmir Fuarına ‘Gözler ve Yüzler’ sergisi için geldiğinde konuşmuştuk. Ölüm yıl dönümünde büyük ustayı saygıyla anarak yaptığımız söyleşiyi paylaşıyoruz.

‘MÜTHİŞ GÜNLÜKÇÜYDÜ’

Çocukluğunuzda babanızın eczanesinde çalıştığınız dönemlerde defterinize, günübirlik not ettiğiniz köylülerin hikayeleri ‘Gece Postası Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Bu insanların hikayelerini yazma fikri nasıl oluştu?

Benim babam emekli askerdi. Onlarca yılı Yemen’de geçirmiş. O müthiş bir günlükçüydü. Günlük tutma alışkanlığı herhalde ondan bana geçti. Eskiden ilaç firmalarının reklamlarını yaptığı takvimleri vardı. Beher öksürük şurupları, hapları gibi. Onlara yazardım. Boş zamanlarımda, eczanede reçete defterinin üzerine notlar alırdım. Mürekkebi de biz kendimiz yapardık. Eskiden eczanelerde ilaç verildiği zaman, doktorun adı soyadı, reçete numarası, yazdığı ilaçlar tarifnamesi yazılırdı. İş bittiği zaman, tarihi belirten mührü basardık. Orada, bu güzel defterler vardı. Ben de eczane anılarımı boş kaldıkça bu defterlere yazmaya başladım. Yıllar içinde bunlar çok güzel öykülere dönüştü. Yani, ben yazın hayatına öykücülükle başladım.

‘ECZANE TEKKEYE DÖNERDİ’

Sizin meşhur eczane nöbetleriniz var. Yakın arkadaş çevresi o kadar güzel ki insanın Feneryolu Eczanesi’ne nöbetçi yazılası geliyor.

Babam eczacıydı. Ben gün aşırı eczanede nöbete kalıyordum. O zamanlar, İstanbul’da bir gece Kızıltoprak Eczanesi, bir gece de Feneryolu Eczanesi nöbetçi kalırdı. Babam yaşlı olduğu için ben nöbete kalıyordum. O dönem, gazeteciliğe başlamıştım. Sabahleyin erkenden gazeteye gider adliye, polis haberlerini yazardım. Dokuzda üniversiteye yoklamaya yetişirim. Öğlen 12.00’de çıkarım tekrar gazeteye giderim. Babam akşam altı buçuk yedide eczaneyi bana bırakır giderdi. İşte o zaman, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Veli Kanık, heykeltıraş Kuzgun Acar gibi yakın arkadaş çevresi eczanede bir araya gelirdik. Eczane tam bir tekkeye dönerdi. Sait Faik’in o sıralar içki içmesi yasaktı, ona ıhlamur yapardım, Orhan Veli’ye diğer arkadaşlara da tarifi bende olan özel içkiler yapar ikram ederdim.

‘O BOYALARLA RESME BAŞLADIM’

Yalnızca yazın değil aynı zamanda, ilk defa resim ile buluşmanızı da eczane sağladı değil mi?

Nur içinde yatsın, eczaneyi boyamaya bir ressam geldi. Ben ilk defa tüp boyaları, çok sevdiğim ve ölene kadar dost olduğum Hasan Dörtel’in çantasında gördüm. Ben o zamanlar kutu yağlıboyalarla kontrplak üzerine resim yapıyordum. Bana o yarım tüplerden falan verdi. 250 gramlık ithal boyalardı. Ben de o boyalarla resim yapmaya başladım. Kutu yağlıboyasıyla ithal tüp boyasını karıştırarak resmimi geliştirdim. Akademiye girene kadar böyle çalıştım.

‘AKLIM FİKRİM ONDAYDI’

1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisine girdiniz ve ilk önce İbrahim Çallı’nın sonra da Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldunuz. Öyle değil mi?

Akademinin Müdürü Burhan Toprak ölen ağabeyimin Nevşehir’den ahbabıymış, bana sahip çıktı. İbrahim Çallı “o hergeleyi bana gönderin” demiş. Aynen bu tabirle. İki yıl, Çallı’nın öğrencisi oldum. Akademide, Bedri Rahmi diye bir hoca daha vardı. Aklım fikrim onda, onun öğrencilerindeydi. Zaten Bedri Rahmi Eyüboğlu şair ağabeyimin arkadaşıydı, oradan tanıyordum. İbrahim Çallı’ya gittim. Hoca zaten olayı duymuş. Üzülerek, ondan izin istedim. Bana “s.ktir git ulan” dedi. Bedri Hoca’ya gidip durumu anlattım. Bedri Rahmi “tamam izin vermiş” dedi. Orta ve yüksek kısmı Bedri Rahmi’de bitirdim.

‘SEVDAM 70 SENELİK’

İlk fotoğraf çalışmanızı ise Nedim ağabeyinize borçlusunuz sanırım.

Nedim ağabeyim çok eski bir fotoğrafçıydı. Aksaray’da evimiz çok büyüktü. Aşağıda büyük bir ahır vardı. Zaman zaman orada sinema oynatırdık. Makinemiz vardı. Şarlolar falan. Nedim ağabeyim filmleri hazırlar, filmler yıkanır, kurutulur, basım haline gelirdi. Ondan bana, böyle bir fotoğrafçılık aşkı geçti. Fotoğraf sevdam 70 kusur senedir de sürüyor.

‘HEYECANDAN İŞEMİŞTİM”

Siz fotoğraf çekmeye çocuk yaşta başladınız değil mi? Hatta çocuk yaşta İsmet Paşa’nın bir fotoğrafını bile çekmiştiniz.

Daha önce de söylediğim gibi babam emekli askerdi. Askerliğini Yemen’de İsmet Paşa’nın emrinde yapmış. Babam, dedem 11 yıl Yemen’de asker olarak bulunmuş. Dayım Yemen’de askermiş, orada dayımın kafasını kesmişler filan. İsmet Paşa, Yemen’e geldiğinde ishal olmuş, çadırında hasta yatıyor. İlaçlarını babam eczacı teğmen olarak hazırlıyor, iğnelerini de yapıyor. Babam, bize askerlik anılarını anlatırken İsmet Paşa Milli Şef, Cumhurbaşkanıydı. “Ben onun iğnelerini yapıyordum” dedikçe ben de koca Cumhurbaşkanı babamı nereden tanıyacak deyip, babamın bize anlattıklarını uydurduğunu düşünüyordum. 24 Temmuz 1942’de İsmet Paşa, arabayla Adana’dan Ankara’ya gidiyor. Aksaray’da mola verecek. Öğlen yemeği kaymakamlık konağında yenecek. Bizim evimizde yemekler yapılıyor. Bizim evde su böreği çok güzel yapılırdı. Bir de Halk Evinin Falkland körüklü, 6/9 çeken bir fotoğraf makinesi vardı. Babam aynı zamanda Halk Evi Başkanı, tam Cumhuriyet adamıydı. Babam “bana bak, eğer makineye bir şey olursa kafanı kırarım, bu halkın malıdır, ona göre dikkatli ol” derdi. Çok eski, dışa doğru açılan alengirli bir makineydi. İsmet Paşa pencerenin önüne oturuyordu. Işık karşıdan geliyor. Yani, ters ışık alıyor. Fotoğrafı çektim. Bu sırada, ablam ve arkadaşları hizmet ediyor. Yemek yiyorlar. Su böreğine sıra geldi. Babam da biraz göbekli. Tam 110 kilo. “Paşam, biraz daha su böreğinden lütfetmez miydiniz?” dedi. İsmet Paşa’da “yiyeyim, yiyeyim de eczacı sana mı döneyim” dedi. Hiç kulağımdan gitmez. Babam da “ne yapalım Paşam. sivil hayat böyle” deyince, İsmet Paşa “asker miydin, nerelerde bulundun?” diye sordu. Babam “en son Yemen Sana’daydım” dedi. İsmet Paşa hemen babama kumandanının kim olduğunu sordu. Derken babam “ben, Mülazımı evvel Vasıf İbrahim Kuruçeşme. Sıtmadan ve diyareden çadırda rahatsızlandığınız zaman ilaçlarınızı ben hazırlar içirir, iğnelerinizi ben yapardım” dedi. İsmet Paşa “yahu, tığ gibi bir delikanlıydın sen. Şu haline bak. Nereden nereye” dedi ve başladı askerlik anılarından bahsetmeye. Mutfağın kapısında heyecandan işediğimi biliyorum. Babam gözümde beraat etmişti. Yani, yalan söylemiyormuş. Hakikaten, İsmet Paşa’yı tedavi etmiş.

‘TARİHİ HAZİNEDİR’

Gazetecilik yaptığınız dönemde, İsmet Paşa ile ilgili unutamadığınız anılarınız var mı?

İsmet Paşa yine hasta. Kumandanlarından birisi ölmüş. Yine, köşke röportaja gittim. ‘Kusura bakma Otyam. Seni böyle karşılıyorum’ dedi. Üzerinde robdöşambrı var. Konuşmayı yaptık. Çıktım. Ertesi sabah, saat 8.30’da Mevhibe Hanım, telefonla beni aradı. “Paşa Hazretleri acele seni köşke bekliyor” dedi. “Allah Allah, beni rüyasında mı gördü. Mevhibe Hanım. Ne istiyormuş” dedim. Mevhibe Hanım “yazıyı merak etmiş” dedi. “Geliyorum” dedim. Oradan İsmet Paşa bağırıyor. “Çabuk, gelsin!” diye. Acele yazıyı daktiloda yazdım araya karbon kağıdı koydum. İki kopya yaptım. Köşke gittim. Daktilo şeridim iyi basmıyor. Karbon kağıdı olan daha iyi gösterdiği için İsmet Paşa’ya ikinci kopyayı verdim. Orhan Birgit de yatağın kenarında oturuyor. Paşanın elinin kenarı, karbon kağıdından siyah oldu. İsmet Paşa bana “25 kuruş vereyim de git kendine bir daktilo şeridi al be adam” dedi. Ne düzeltiyor biliyor musun? 1921 değil, 1923. Akşam, yaptığı yanlışları düşünmüş, o yanlışları düzeltebilmek için sabah erkenden beni köşke çağırıyor. Bir de baktım. İsmet İnönü diye zımbalı bir defter. Yazmış. Bir, Fikret Otyam’la konuşulacak. İki, o tarih bu değil, bu. Üç, dört, beş sıralamış. Orhan Birgit’e “Orhan Abi yaa, şu defteri bana versene” dedim. “Yoo olmaz. Paşa’nın defteri bu” dedi. “Ulan benim için tarihi bir belge. Vallahi ben anlamam” dedim. Bir öksürdüm ve o arada o sayfayı yırttım. Çantama attım. Benim için tarihi hazine. Bu belge son kitabımda var.

 ‘NE ÇEKECEĞİMİ BİLİYORUM’

Sizin foto-röportajlarınız çok meşhur. Bu tarz nasıl ortaya çıktı?

Ben gazetecilikte, yazı türü olarak röportajı yeğledim. İlk olarak, işe adliye polis muhabirliği ile başladım. Gazetenin bir foto muhabiri vardı. Her şeye koşuyor, sıra bana gelmiyordu. 1950 yılında Roma’ya gittiğimde, 6’ya 6, 12 poz çeken oyuncak bir kutu makine aldım. Altı yıl boyunca, en güzel fotoğraflarımı ben o makine ile çektim. Üzerine kendi yazılarımı yazdım. Sonra, bu gelişti. 1957 yılında tekrar dışarı gittim. Bu sefer daha güzel, kıymetli bir makine aldım. Fotoğrafçılık zaten çocukluğumdan beri vardı. Ne çekeceğimi kafamda biliyorum, ona göre de yazıyordum. Birkaç büyük röportajın fotoğraflarını Ara Güler çekti. Mesela, rahmetli ressam Orhan Peker’in resimlediği, Ara Güler’in fotoğraflarını çektiği, benim röportajlarını yaptığım, Çukurova’daki Pamuk İşçilerini anlattığımız “Can Pazarı” isimli kitap var. Çukurova’daki Pamuk İşçileriyle konuşabilmek için 15 gün tıraş olmadım. Saç, sakal, tırnak kesmedim. Geldim Adana’ya, sabah otobüsten indim, gittim, sırtıma kullanılmış, o eski, pis elbiselerden aldım, giydim. Bizim Ara Güler o ırgatların arasında beni bulamadı. Fotoğrafımı çekecek beni bulamıyor. Kalabalığın arasından “Ulan, Ara buradayım” da diyemiyorum.  Günizi Yayınları çıkan kitabın editörü Abdullah beni aradı. ‘Bu kitabı, Orhan’ın anısına ithaf edelim mi?’ diye sordu. Orhan evladım, büyük Türk Ressamı, öldü. Onu çok severdim. “Tabii ki” dedim. “Can Pazarı” ressam Orhan Peker’in anısına çıktı.

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner178
28°
açık
Anket Tümü
'Yeni normal'e geçişi erken buluyor musunuz?