Edebiyatın devrimci yüzü Leyla Erbil

Yazılarında ve kendini arama serüveninde Leyla Erbil’in de katkısı olduğunu, onun yapıtlarından beslendiğini söyleyen Soyşekerci, “Erbil, hepimizin yenilik arayışında öncü bir yazar oldu” diye konuştu.

KÜLTÜR SANAT 13.01.2021, 23:24 13.01.2021, 23:32
Edebiyatın devrimci yüzü Leyla Erbil

SEVAL DENİZ KARAHALİLOĞLU/ İZ GAZETE- Leyla Erbil geniş kitlelerin tanımadığı ama Türk Edebiyatında yerleşik kalıpları kıran, devrimci bakışıyla yazın dünyasına yeni bir soluk getiren çok kıymetli bir yazar. 12 Ocak 1931’de doğan Leyla Erbil’in bu yıl 90’ncı doğum yıl dönümü. Gazetemizin yazarlarından Seval Deniz Karahaliloğlui 19 Temmuz 2013 yılında aramızdan ayrılan ve yazdıklarıyla ardında derin izler bırakan Leyla Erbil’i, Türk Edebiyatının güçlü kalemlerinden Hülya Soyşekerci ile konuştu.

Leylâ Erbil denince aklınıza insan olarak, cesur bir edebiyatçı ve bağnaz toplum görüşlerine karşı durmuş bir savaşçı olarak neler geliyor?       

Leylâ Erbil, modernist edebiyatımızın özgün ve özgür düşünceli yazarlarının başında gelen saygın ve nitelikli bir kalemdir. Yerleşik yazınsal, düşünsel, toplumsal kural ve kalıpları kıran, bu yönde yoğun bir mücadele veren gerçek bir aydın olan Leylâ Erbil’in yapıtları sorgulamalarla doludur. Toplumdaki sınıfsal farkları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında kadının ezilmişliğini, çağdışı gelenek ve görenekleri, toplumun dokusuna sinmiş bağnazlığı yapıtlarında sorgulayan, okuruna farkındalık ve bilinç taşıyarak ona yepyeni ufuklar açan dönüştürücü ve devrimci bir yazardır Leylâ Erbil. Onun öykü ve romanları kurmacanın olanakları içinde daima “neden, niçin, nasıl” sorularını sorar ve meselelerin temeline inmemizi, haksızlıkları, adaletsizlikleri görmemizi sağlar. Bunu da özgün, çarpıcı bir dil, sıra dışı kişilikler ve farklı kurgularla gerçekleştirir. Biçimle içeriği, yaratıcı ve devrimci bir tarzda bütünleştirebilen az sayıdaki yazarlardandır.

Leylâ Erbil sıra dışı, çok değerli, yenilikçi bir yazar. Leylâ Erbil’in yazılarıyla nasıl tanıştınız? Adını ilk defa ne zaman, nerede duydunuz?                  

Leylâ Erbil ne okullarda sözü edilen ne de çok satanlar listelerinde yer alan bir yazardır. O, az sayıdaki yaratıcı okura seslenmek ister, az ama nitelikli okurunun olması ona yeter.  Onun, metin içi yazınsal ve sanatsal göndermelerini, zamanı parçalayarak yazmasını, bilinç akışını başarıyla uygulamasını, yerleşik dili değiştirerek onu bir başkaldırı gramerine dönüştürmesini kavrayabilmek, belli bir kültürel birikimi, hayat tecrübeleri ve yaşanmışlıkları da gerektirir. Gençken okuduğum yenilikçi sanat dergilerinde Leylâ Erbil adını görüyordum; bana yabancı değildi. Ancak, yapıtlarıyla tam anlamıyla tanışmam hemen olmadı, aradan yıllar geçtikten sonra “Gecede”yi okudum. Sonrasında bunu “Hallaç”, “Mektup Aşkları”, “Tuhaf Bir Kadın” ve “Karanlığın Günü” kitapları takip etti.  Yepyeni bir edebiyat ufku önümde uzanıyordu. 

İlk okuduğunuz kitabı ya da bir dergide yayınlanan bir öyküsünü okuduysanız sizde bıraktığı ilk izlenim neydi? Yazının sizde uyandırdığı duygusal iz düşümü anımsıyor musunuz?      

Bahsettiğim “Gecede” adlı kitabındaki öykülerinde sanat ve edebiyat çevresindeki yozlaşmalara dikkat çeker. Leyla Erbil aydınlara yakışmayan bencil tutumlara, çıkar ilişkilerine odaklanır. “Gecede” kitabının içindeki öykülerin pek çoğu bende derin düşünceler uyandırdı, sorgulamalara zemin hazırladı. Bir kadın ve birey olarak toplumdaki yerimi daha iyi anlamaya çalıştım.

Marx’ın sakıncalı olduğu ve Freud’un da oldukça tartışmalı bulunduğu yıllarda Leylâ Erbil’in cesur hayat görüşü ve bu görüşü yansıttığı yazıları nasıl değerlendiriliyordu? Ve bu yazılar gençliği nasıl etkiliyordu?                                                                                                                

Leylâ Erbil aynı zamanda siyasi kimliği olan sosyalist bir yazardı. Yapıtlarında Freud’un düşüncelerinden, psikanalizden ve Marx’ın toplumsal analizlerinden derin izler bulunur. Marx ile Freud’u birey özgürlüğü bağlamında bütünleştirir; toplumsal sınıf farkları içinde ezilen bireyin iç dünyasını psikanalitik bir bakış açısıyla işler. Kahramanlarının çoğu yarı deli, sorunlu, sıra dışı kişilerdir. Onları cesurca konuşturur ve toplumun bireyi ezen kurumlarını onlara sorgulatır. 

O dönem edebiyat dünyasında, onun dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kurallarını değiştirme çabasıyla oluşturduğu yeni bir dille yazdığı yazıları nasıl bir yankı buluyordu? Bu konuda Leylâ Erbil’in asıl amacı neydi?       

Onları yazdığı dönem, şiirde İkinci Yeni hareketi ön plandaydı. İkinci Yeni, şiirde bilinçaltına, anlam kapalılığına, farklı sözdizimi ve dize dizimlerine açıktı. Dolayısıyla Leylâ Erbil ve tüm bir 1950 kuşağı bu bakış açısına göre yazdı. Ancak Leylâ Erbil’in dildeki tutumu daha devrimci bir nitelik taşıyordu. O, dilin toplumsal bir kurum olarak, birtakım zorlayıcı kurallarla bireye dayatıldığını düşünüyor; dilin kurallarına karşı çıkarak, verili dili “hallaç” gibi darmadağın ederek, toplumsal başkaldırısını doruğa ulaştırıyordu. 

Leylâ Erbil’in en beğendiğiniz kitabı ya da öyküsü hangisiydi? Neden sizi etkiledi? 

Hepsinin yeri ve değeri ayrıdır bende. Ancak en çok “Kalan”ı sevdiğimi söyleyebilirim. Çünkü Leylâ Erbil’in bir yazar olarak bütün nitelikleri, bu yapıtında bir araya gelmiş, yoğunlaşmış ve özümsenmiştir. Ustalık dönemini simgeler, onun başyapıtıdır. 

Leylâ Erbil’in Sait Faik Abasıyanık ile dostluğu biliniyor. Onun yazılarını eleştirmesi, değerlendirmesi ve arkadaşlığı hakkında neler söylenebilir?    

Elbette Leylâ Erbil’in edebiyatta yolunu çizmesinde Sait Faik’in büyük katkıları vardır.  1950 Kuşağı Sait Faik’in edebiyatından bir şekilde etkilenmiş; pek çoğu, özellikle “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı kitabını örnek almış, öykülerine gerçeküstücü ve düşsel motifler katmışlardır. 

Ayrıca Leylâ Erbil, yazar Tezer Özlü ile de çok yakın arkadaş. Bu yakın arkadaşlık onun yazınsal beslenmesini ve yazılarının gelişmesini nasıl etkilemiş olabilir?                             

Leyla Erbil ve Tezer Özlü özellikle birey özgürlüğü ve kadın meselesi açısından yazılarda da birbirlerini tamamlayan iki gerçek dosttur. Her ikisinin de ortak yanları; toplumun bireyi yok eden her türlü dayatmalarına karşı çıkmak, yerleşik kuralları ve gelenekleri sorgulamak, kadın üzerindeki baskıyı ve ikiyüzlü ahlak anlayışını reddetmek, cesurca ve derinlikli biçimde yazmaktır.

Leylâ Erbil yazılarıyla sizde ne tür bir farkındalık oluşturdu?                                            

Özellikle kadın meselesindeki duyarlılığımı arttırdı ve toplumun kadına bakışındaki çarpıklığı daha iyi görmemi sağladı onun yapıtları. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, toplumun birey özgürlüğü önündeki en büyük engel olduğunu; anlamsız gelenekler, kurallar ve kalıpların bireyi sınırlandığını ve doğallıktan uzaklaştırıp ikiyüzlülüğe yönelttiğini, herkesin, yüzünde görünmeyen maskelerle toplumda yer aldığını gösterdi. Bunların hepsini uzun uzun düşündürdü bana. Bir de sosyal adaletsizliklerin, sınıfsal farkların temeline inmemi sağladı. Ayrıca insanlık tarihine bakışımı değiştirdi; sorgulamalarımda Leylâ Erbil’in de büyük katkıları oldu diyebilirim.

Bir dönem Türkiye İşçi Partisinin Sanat ve Kültür Bürosu’nda Fethi Naci yönetiminde, Edip Cansever ve Ahmet Oktay’la birlikte çalışması onun yazılarında etkisini nasıl gösterir?                                                                   
Leylâ Erbil, ilk öykülerinden itibaren Freud, Marx gibi düşünürlerin, ayrıca Samuel Beckett, Virginia Woolf gibi modernist yazarların bakış açısı ve yazma tekniklerini örnek alıyordu. Düşünce olarak sosyalizme yakındı; Türkiye İşçi Partisi Sanat ve Kültür Bürosundaki sosyalist aydınlarla çalışması, edebiyatında da izler bıraktı. Sanatının toplumsal yönünü güçlendirdi. Toplumsal bilinç, vicdani ve insani duyarlılık Leylâ Erbil için büyük önem taşıyordu. 

Eserleriyle, PEN Yazarlar Derneği tarafından, 2002 Nobel Edebiyat Ödülü’ne Türkiye’den aday gösterilen ilk kadındır. Aday gösterilmesinin nedeni nedir ve “Cüce” isimli eseri neden bu kadar önemli?

PEN gibi uluslararası yönü de olan bir yazar örgütlenmesinin Leylâ Erbil’i Nobel’e aday göstermesi, güzel ve değerbilir bir yaklaşımdı. Leylâ Erbil, sadece Cüce değil, diğer tüm yapıtları da göz önünde bulundurularak Nobel’e aday gösterildi. Yazar, o yıl Cüce’yi yayımlamıştı ve bu novella, kendi köşesine çekilmiş ve unutulmuş bir kadın yazarın iç dünyasını, yaşadığı çelişkileri, ruhsal sorunlarını, medyatik olmaya karşı tutumunu, başarılı bir bilinç akışı tekniğiyle, dili dağınıklaştıran bir başkaldırı grameri ile dillendiriyor; kadın sorunsalını ve sosyal eşitsizliği, tarihsel, mitolojik ve toplumsal boyutlarda işliyordu. Bu yönleriyle Cüce, Leylâ Erbil edebiyatında özel bir yere ve öneme sahiptir. 
 

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner177
açık
Anket Tümü
WhatsApp'ın 'Gizlilik İlkesi'ni güncellemesinin ardından uygulamayı kullanmaya devam edecek misiniz?
banner208