Karaburun’da bir avuç tohumu sıkıca tuttu çocuk. Elindeki tohumlar sıcacıktı. Kor tanesi gibiydi. Taş gibi ağırdı. Nabzı, canı vardı sanki, avcunun içinde atıyordu. “Biz artık bunu kendimiz ekeceğiz, kendimiz biçip, kendimiz mi yiyeceğiz?” diye sordu kendinden hafif uzun, zayıf, yüzü kavruk ağabeyine… Başıyla onayladı, “fazlasını da ihtiyacını olana vereceğiz, bir kısmını köy ambarına, azını ekmek için ayırıp… evet biz yiyeceğiz” dedi. Çocuk anlamadı ağabeyinin her dediğini ama bir dediğini iyi anladı. Bizim canımızda bizim hükmümüz vardır.

                                                         

Kara bir yağmur yağıyordu. Elinde bir adres tutuyordu. “Buraya git, sana iş versinler, sıkı çalış, bizi mahcup etme” dedi birisi. Eliyle kâğıdı koruyarak durağa doğru gitti. Otobüse baktı, “376 geliyor, buna bin” dedi yağmurun içindeki ses. Ses doğru dönmeden elini havaya kaldırıp elveda etti.

Kuru otların sesini dinliyor. Elinde kendi kanının sıcağı, göğsünde ağır bir nefes, hafiften içi içinden gidiyor, sanki yüksek bir yerden düşüyor da tutacak dalı yok. Az evvel kılıçtan geçirildi. Üzerinden demirlenmiş at toynakları geçti, bacakları kırıldı, sinesinden aşağı derin bir kesik var. Aklında arkadaşlarının akıbeti ve uzun yollar boyunca elinde tuttuğu, kendi dövüp, kendi bilediği bıçağı az ileriye düşmüş… Başını oynatmak istiyor ama sancısı giriyor kesiğin, ayaklarını bilmiyor hiç, kıpırdatamıyor. Çığlıklar var duyuyor ama gökyüzü ne de geniş ne de derin, bulutlar ne huzurlu. Kardeşinin tohumları elinden bırakmadan uyuduğu geceyi düşünüyor, o el kadar toprağı, o bir avuç cenneti ve cennetlerini korumak için buraya gelişlerini… Dede Sultan’ı düşünüyor, huzurla yumuyor gözlerini, kardeşinin sesi bir masal gibi soluyor kulağında.

Yol boyu adrese bakmaktan gözleri bulandı. Hapisten yeni çıktı, uzun kaldı. Yolları unuttu, adresleri bilmiyor, bilgisayar bilmiyor, yeni telefonları kullanamıyor, dünya ona kocaman bir alarm gibi, kulağında çalıp duruyor dünya. Adrese vardı, kendini tanıttı. Üstünü değişti. Masaları sildi. Bulaşık yıkadı. Yirmili yaşlarındaki patronun oğlu onu izleyip durdu hep. Lazım olmadan konuşmadı. Akşam oldu yevmiyeyi aldı. Yarın yine gel, iyi çalıştın dediler duydu. Kulağında kardeşinin sesi, “paramız olunca…” diye çınladı.

Yeryüzü bir kaya, üzerinde can atıyor, can yer buluyor her zerrede. Yeryüzü bir kaya, ona bir ruh veriyor, o’na barışık yaşamak isteyenler. O’nun üzerinde nefesli bir sabah, hür bir uyku, kaygısız bir gülüş isteyenler. Onların soylar boyu, bin yıllar boyu aralarında bir bağ vardır. Bunu kimse yazmadı, kimse demedi bunu. Kuru otların üzerinde biçilmiş esmer gencin cennetiyle, Buca’dan Karataş’a yürüyerek giden gencin nefesini birbirine bağlayan evrensel bir yasa vardır. Bilimden eskidir, dinlerden çok eski, canın taşa değdiği günden beri bunları birbirine karıştırır durur toprak.

Tohumlar ekildi, biçildi ekinler. Çocuk elinde bir adres tuttu. Ağabeyinin öcünü almak istiyordu. Ona bu adrese git, bu kişiyi bul. Üstünde yazanları iyice belle, kâğıdı çiğne ve yut, dediler.

Eve vardı öbürü, hasta bir çocuk yatağıydı. Başına vardı, soğuk eliyle alnını yokladı. Televizyonda çizgi film kanalı açıktı. Ona aldıklarını gösterdi, neşe koktu ortalık. Çocuk hevesi koktu. Küçük oğlan çizgi film izlerken uyuya kaldı. Genç koltuğun kenarına başını koymuştu. Uyumuş gibiydi ama ayıktı, bir ses içinde geziyordu. Koltuğun aşağısına uzanmış kolunun bitiminde bir fotokopicide yapılmış kitap vardı. ‘Menkıbe’ yazıyordu üzerinde, televizyonda çocuk sesleri, uykusundaydı oğlan, avucunda bir tohumla yürüyordu diğeri, sinesini kılıçla yarılmış olan huzurla ölüme verdi kendini. Ve toprak bir daha kardı mayasını, yeninden can vermek için isyana.

Kök saldı bir kere, düş görüldü, tohum bilindi. Düşünce ayakta.