İçimdeki Kırk Kadın, 8 Mart haftasında Biz Kitap aracılığıyla okuruyla buluştu. Benim de bir öyküyle katkı sunduğum kitap 42 kadını bir araya getirdi. Buna vesile olan kişi ise kitabın derleyeni Selda Kartal idi. Hem fikirle karşımıza çıktı hem de hepimizi yoğun tempolarımız arasında bir araya getirmeyi başardı. Kitabın önsözünü Filiz Ceritoğlu Sengel yazdı, editörlüğünü Emek Yurdakul, kapak tasarımını ise Burhan Günay yaptı.

Bugün sayfayı, kitabın ortaya çıkış hikâyesini görmeniz, samimiyetini ve mücadelesini hissetmeniz için ilk önce Selda Kartal’a sorduğum sorulara ayırıyorum. Ardından da kitaptaki yazarlarımıza üç soru yönelttim. Bu kitaba hazırlanırken, öykülerini yazarken veya seçerken duygularını ve motivasyonlarını merak ettim. Neden o konuyu seçmişlerdi ve neyi nasıl değiştirmek istiyorlardı, içinde bulunduğumuz ataerkil şiddetin içinden çıkışı nerede ve nasıl görüyorlardı onlardan duymak istedim. Gelin, sorulara cevaplarıyla içimizdeki kadınları daha yakından tanıyalım.


SAYFANIN TAMAMINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ


KİTAPTA YER ALAN YAZARLAR

Tuba Aktaş Deli, Zeynep Aliye, Belma Alper Uğurlu, Buket Arbatlı, Esen Armağan Özakbaş, Gamze Atal, Erendiz Atasü, Pelin Batu, Medine Çam, Oya Demir, Özge Doğar, Gülseren Engin, Beril Erbil, Şükran Farımaz, Veronica Güell Fernández, Canan Güllü, Zehra İpşiroğlu, Ferda İzbudak Akıncı, Zeynep Kaçar, Arife Kalender, Meral Kaplan, Selda Kartal, Sevim Korkmaz Dinç, Fatoş K. İyigün, Evrim Kuran, Seviye Merih, Hatice Meryem, Özge Mumcu Aybars, Zeynep Oral, Asuman Portakal, Raşel Rakella Asal, Hülya Soyşekerci, Mine Söğüt, Hatice Sönmez Kaya, Ayşen Şahin, Semrin Şahin, Özlem Tezcan Dertsiz, Deniz Uluköse Ceylan, Zehra Ünüvar, Mavisel Yener, Kamer Yıldız Ok, Şükran Yücel


İYİLEŞMEYİ BEKLEYEN KIZ ÇOCUĞUNA BİR ARMAĞAN

Selda Kartal

Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

İzmir’e geleli ve Biz Kitap Yayınevi’nde çalışmaya başlayalı fazla olmadı. Hem geldiğim şehre alışmaya hem de 13 yaşından bu zamana kadar bulunduğum sektör dışında bir iş yapmaya adapte olmaya çalıştığım bir süreçte, kadın derneklerine sosyal medya üzerinden gelen mesajları, merkezdeki arkadaşlara yönlendiriyor, yapılan çalışmalara katılıp elimden geldiği kadar destek olmaya çalışıyor fakat ister istemez çok etkileniyordum. Kardeşim o süreçte, “Kadına yönelik şiddetle ilgili derleme kitap yapmak ister misin?” diye sordu. İyi ki sormuş. İz Gazete ve Biz Kitap olarak ortak bir çalışma yapıldı. Özellikle kırsal kesimlerde yaşayan kadınlara, gençlere ulaşmasını istediğim bu çalışma, gönülden dilerim ki her kadına yalnız olmadığını hissettirsin.

Yazarları nasıl belirlediniz? Hazırlık süreci nasıldı? Kimler katkı sağladı?

Derleme kitap çalışması başladığı zaman çok sevdiğim yazar ağabeyim Yunus Bekir Yurdakul ve sevgili hocam Sevim Korkmaz Dinç ile üzerine sohbet ettik birkaç defa. Kimlerin yazacağını belirlemek çok fazla zamanımı aldı. Öncelikle bu zamana kadar yapılmış derleme kitap çalışmalarını araştırdım, İzmir’de yaşayan yazarlar, edebiyat çalışmalarına destek olanlar, kadına yönelik şiddet üzerine, yazanlar, çizenler.

Listedeki yazarlardan ünlüleri dışında özellikle kadınlarla ilgili hangi yazar neler yapmış, hangi yazarın toplumsal bir sorun olan kadına yönelik şiddet konusunda çalışması olmuş ya da hangi kadın arkadaşımız yazarsa birçok alandan kadının sesine ses olabiliriz diye düşünüp araştırdım. Bu kitapta olmasını istediğim daha birçok kadın vardı elbette.

Kadına şiddet, kadın cinayetleri ve psikolojik şiddet… Bir kadın, bir erkek çocuk annesi ve bir gazeteci olarak içinde bulunduğumuz ataerkil şiddetin içinden çıkışı nerede ve nasıl görüyorsun?

Ataerkil şiddetin içinden çıkış, çok kısa sürede yapılabilecek bir şey değil elbette. Şiddet deyince akla bir tek bedensel şiddetin gelmesi kadar üzücü bir şey yok. 2022 Şubat ayında erkekler tarafından 23 kadın öldürüldü, 21 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Böyle bir tabloda her ay da ortalama 20 kadının yaşam hakkının elinden alındığı bir süreçte, en acil çözüm yolu 6284 no’lu yasanın etkin uygulanmasından geçiyor. Hayati önem taşıyan İstanbul Sözleşmesi etkin uygulanmalı ve denetlenmeli. Kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarının yanı sıra özellikle kız çocuklarının eğitimdeki sayılarının yükseltilmesi ve her alanda cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için yan yana sokakta, iş yerinde bulunduğumuz her yerde mücadele etmemiz gerekiyor. Var olan haklarımızı tek tek kaybettiğimiz bu süreçte sevgili Evrim Kuran’ın kitapta yazdığı gibi “Direne Direne Yaşayacağız”.

Bunun dışında ben de istismar ve şiddet notlarımı mordan pembeye boyamaya çalışan bir kadın olarak, içimizdeki çiçekleri yeşertmeye ihtiyacımız var. Kız çocuklarına ne giyeceğini, kaçta eve gideceğini, ne içeceğini, ne yapması gerektiğini değil, erkek çocuğu olan biz kadınlar kendi çocuklarımıza nasıl davranması gerektiğini öğreterek başlamalıyız bence.


“GÖRÜNMEYENİ YAZMAK İSTEDİM”

Belma Alper Uğurlu

Kadına şiddetten söz edilince, önce zarar görmüş bedenler gelir oturur zihnin baş köşesine. Oysaki görseli olmayan en büyük zarar, ruhun gördüğü zarardır. Kanıtlayamazsın, anlatsan küçümserler, “Seni mutsuz eden şeyler bunlar mı, bunlara mı takılıyorsun?” diyerek; şımarık derler sana, suçlanırsın, anlatamazsın. Yaşadıklarını koca bir yutkunmayla sessizliğine gömer, susarsın. Öyle çok kadın yaşar ki bunu ve yaşamayan öyle azdır ki hatta. Köyün gelini Emine, doktor Emine, avukat Emine, mühendis Emine, öğretmen Emine, şirketin genel müdürü Emine, sanatçı Emine. Her birinin hikâyesi vardır gördüğü psikolojik şiddete dair. Bu öyküyü yazarken, görünmeyeni yazmak istedim. Tıpkı maddenin yapı taşları atomlar gibi görünmeyen, bununla birlikte bizi biz yapanı anlatmak istedim.

Öykümü okuyan bir erkekse, kendini gözden geçirsin, kadınsa, yaşadığı ruh acılarının da bir şiddet olduğunu fark etsin isterim. Kadına fiziksel ya da psikolojik şiddetin bir çözümü varsa bu, öncelikle erkek evlat yetiştiren anaların, babaların oğullarına, kadına değer vermeleri gerektiğini, kızlarına kendine zarar veren erkeklere dur demeleri gerektiğini öğretmeleriyle olabilir. Çözüm, ebeveynlerin önce evde evlatlarına saygı çerçevesinde yürüyen bir ilişkiyi göstermeleri ile olabilir. Çözüm, toplumsal bilinçlendirmeyle; devletin bu konuyu ele alarak, aileleri ücretsiz olarak, hane hane düzenli ve kontrollü olarak bilinçlendirme çalışmaları yapmasıyla olabilir. Unutulmamalıdır ki; aileye ve gelecek nesillere yapılan yatırımlar en fazla sonuç verendir.


“ÇÖZÜM YİNE KADINLARDA”

Buket Arbatlı

Kadına şiddet neredeyse günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçası ve ne yazık ki düzelme bir yana günden güne kötüleşiyor. Cinayetler bile olağan hale geliyor değil ki gündelik şiddet. Dilimize, argomuza, sesin tonuna, en basit hareketlere sinmiş eşitsizlik, ayrımcılık, aşağılama mevcut. Fark edilmeyen, olağan karşılanan şiddete dair yazmak istedim. Güya çok sevdiği kızını layık görmediği biriyle evlendi diye ölümüne dek affetmeyen bir baba. Sözüne karşı gelinmesine yönelik öfkesi o denli büyük ki kızını ölümden sonra bile kovalıyor.

Kitabın oğlan çocuklarını büyüten annelere dokunmasını isterim en çok. Benim de oğlum var, sanırım ona geçirebildiğim en iyi şey ayakları üstünde duran, söylediği sözden korkmayan, giydiği kıyafetten çekinmeyen, istediği işi yapma, farkındalık yaratma çabasından vazgeçmeyen bir kadın modeli. 

Çözümün yine kadınlarda, onların dirayetinde, inadında, talep etme ısrarında olduğuna inanıyorum. Ataerkil düzen konforunu bozmayacak, koltuğun yanında kadınlara yer vermeyecek, iğneyle kuyu kazar gibi almak gerekecek. İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmemek gibi.


“SOSYOKÜLTÜREL DÖNÜŞÜM ŞART”

Esen Armağan Özakbaş

Kadınların eşitlik ve haklar savaşımında kendini sorunlarıyla birlikte görünür kılma çabası on sekizinci yüzyıldan beri sürüyor. Bu kitap da aynı çabanın ürünü, uzantısı bence. Kadına yönelik şiddet konusunda kolektif bilinç oluşturma yolunda, çok önemsediğim, önemli adımlardan biri. Bu nedenle, “İçimdeki Kırk Kadın”, benim için bir olanaktı; dert edindiğini anlatma olanağı. Kapsamlı biçimde üzerinde durulmadığını düşündüğüm psikolojik şiddet konusunu, “Eksik Bir Şeyler Var” adını verdiğim öykümle sundum. Gerçekten öyle, eksik bir şeyler var.

Kadına yönelik şiddet konusunda toplumsal farkındalığı arttırmaya katkısı olacak kitabın. Ama yakın erimli olmasa da okuyanlarda şiddetin her tipiyle ilgili tutum ve davranış değişimi olsun isterim. Bir de kitaba kadınlar kadar erkeklerin de sahip çıkmasını diliyorum. Çünkü kitabın içeriği hepimizi, yakından, hem de çok yakından ilgilendiriyor.

Var olan toplumsal cinsiyet rolleri, ücretsiz ev işi ve bakım hizmetlerini kadına yüklerken, işgücü piyasaları da ataerkil hiyerarşiye uygun düzenleniyor. Böylesi bir toplumda, eşitlik ve hakların kullanımı, yine patriyarka egemenliğindeki geleneklerle kontrol ediliyor. Oysa eşitlik ve hak kullanımı, objektif ilkeleri olan hukuk sistemiyle, uluslararası yasalarla güvence altına alınmalı. Bu sağlanamadığında, sözünü ettiğim toplumsal yapı, kadını her yönden güçsüz ve savunmasız bırakarak, şiddete açık bir hedefe dönüştürüyor. Sorunun hukuksal ve politik çözümü şart ama, sosyokültürel dönüşüm olmazsa olmaz tabii.


“İÇİMİZDEKİ KADINI SEVMEDEN OLMAZ”

Gamze Atal


Öykümü yazarken zihnimde tek bir kelime vardı: İNSAN! Şiddet ise bir canlıya yapılan ihanettir. Yalnızca kadına uygulanan şiddet değil, bugün sokak hayvanlarından tutun da çocuklara, bebeklere… Hatta ve hatta hemcinsleri tarafından erkeklerin de maruz kaldığı şiddeti düşündüm. Aile içinde kadın, fiziksel şiddet gördüğünde o kadınla birlikte, ailedeki çocuklar da o şiddeti yaşıyor; fiziksel olmasa da psikolojik. İşte o güvenli aile çemberindeki kırılma burada başlıyor. Nereden yara alırsanız orası kimliğiniz haline geliyor. Erkeğe ve kadına biçilen roller şiddeti körüklüyor. Bir kadının, bir canlının canı yanıyorsa, bu özel bir sorun değildir. Sessizlik duvarlarını yıkmamız lazım. Kadınlarımızın ne kadar güçlü olduklarının farkında olmaları gerekiyor. Kadın olarak kendi içimizdeki kadını sevmeden şiddeti önleyemeyiz.

Şiddet, bir hastalık ve bunu iyi teşhis etmek gerekiyor. Hayatı içeresinde ezilmiş, kötü muamele bir birey eline güç geçtiğinde bunu yaşadıklarının acısını çıkarmak istiyor. Kocasından dayak yiyen kadın çocuğunu disipline etmek için dayağa başvurabiliyor. Çocuğun gördüğü model, kadına şiddeti normalleştiriyor. Şiddet içinde büyümüş, çaresizlik yaşamış, kendisi ile hiç empati kurulmamış bir çocuğun sağlıklı bir yetişkin olması çok zor. En önemli çözüm hukuki düzenlemelerle kadına, çocuğa, yaşlıya, hayvana şiddete, tacize, tecavüze gereken cezaları hafifletici sebepleri işletmeden, affı olmadan verilmesini sağlamak olmalıdır. Burada anne ve babalara da görev düşüyor. Evde kız ve erkek çocuklarına karşı eşit davranmalı, şiddeti ev içinde yaşatmamalı ve en önemlisi de çocuklara sevgi ve hoşgörü öğretilmeli, daha sonra da okullarda bu konuyla ilgili geniş kapsamlı eğitimler verilmelidir. Kısacası “şiddet” toplumsal anlamda mücadele edilirse ortadan kalkar! Aksi takdirde insanlığın bu “utanç”tan kurtulması zor görünüyor.


“SUSMAK ŞİDDETİ ONAYLAMAKTIR”

Gülseren Engin

Öyküyü bana yazdıran kadına şiddete karşı isyanımdı. Kadın cinayetleri inanılmaz sayıda. Bir kadın katliamı söz konusu. Sadece ekonomik özgürlüğü olmayan eğitimsiz kadınlar şiddet görmüyor. Meslek sahibi, kariyer sahibi kadınlar da şiddete uğruyor. Utanıyorlar ve korkuyorlar... O yüzden gizliyorlar şiddeti. Susmak şiddeti onaylamaktır. Bence kadınlar susmamaları gerektiğini bu kitaptan bir kez daha öğrenmeliler. Kaderlerine razı olmadan yasal işlemlere başvurmalılar. Kadına şiddet uygulayan erkeklerin cezaları artmalı. Cinayetlere en ağır cezalar verilmeli. Kravat taktı diye iyi hal indirimi uygulanmamalı. Bence bu davalara kadın hâkimler bakmalı. Erkek dayanışması burada da var.


“KONU ERKEKLİK SORUNUDUR”

Hatice Sönmez Kaya

Ülkemizde son yirmi yıldır neredeyse her gün; kocası, nişanlısı, sevgilisi ya da aile içinden biri tarafından bir kadın şiddete uğramakta ve öldürülmektedir. Kadın olarak buna kayıtsız kalmak elbette olası değildir. Öyküyü seçmekten çok yaşanılan olaylar “Bizi yaz” diye dürtmektedir kalemimizi… “Yaz ki izimiz kalsın!”

Kitaptaki “Kuşlar da Sustu” öykümü üniversite öğrencisi Özgecan’ın öldürülmesine yanan yüreğimi susturamadığım için yazdım. Duyduğum öfkeyi ve acıyı sözcüklere yükleyerek rahatlamak isterken daha çok bilendim aslında.

Bu kitabın; duyarsız insanları uyarmasını, ekonomik gücü ve iyi yaşam koşullarında olan kadınlarımıza da farkındalık yaratmasını isterim. İçinde bulunduğumuz ataerkil şiddetin kaynağı her toplumda farklılık gösterse de geleneksel aile yapımız, kadınlara annelik, eşlik, kadınlık görevini yüklemiştir. Erkeği kışkırtan töresel ve dinsel koşullanmalar yazık ki kadının insan olma çabasının önünde engeldir. Geçmişteki anaerkil düzenden bugünlere gelmemizin tarihsel süreci irdelendiğinde, kadının geldiği nokta düşündürücüdür. Son yıllarda verilen bilim dışı fetvaları kabul etmek olası değildir. Bilimsel eğitim başta olmak üzere, erkek ve kız çocuklarımızın yetişmesinde cinsiyet ayırımı yapılmamalı, iş yaşamında ve siyasi alanda kadınlara daha çok yer verilmeli, şiddetin kaynağının elbirliğiyle yok edilmesi gerekir. Aslında konu kadın değil, erkek sorunudur. Ana babalar çocuklarını yetiştirirken, topluma ve kendisine yararlı, istendik bir insan yetiştirdiklerini unutmamalıdır.


“ÜSTESİNDEN GELMEK HEPİMİZİN SORUMLULUĞU”

Mavisel Yener

Kadınların kaleminden dökülen öyküler toplamı olan bu kitaba “Ahlaka Mugayir” adlı öykümle katkıda bulunmak istedim. Sanattan ve kadından nefret eden, kin çıkını bir belediye başkanı karakteri var öykümde. Bu kara mizah öyküsü aracılığıyla, ataerkil bakış üzerine hepimizin düşünüp taşınmasını istedim. Zalimlik ile adaletsizliğin uçsuz bucaksız kuyusuna düşmüş, ruhları, bedenleri yaralı, sevgi arayan kadınlara yalnız olmadıklarını duyumsatmak, onlarla el ele tutuşmak, birlikte yüreklerimizi genişletmek, özgürlük düşlerini çoğaltmak, suskunluğu bozmak için yazdım. Kadın hakları için yapılan mücadelede elde edilen kazanımların teker teker yok olmasına izin vermeden, “bukalemun” yöneticiler yerine hümanist bakış açısını savunanları seçerek, toplumdaki ataerkil şiddeti destekleyen hukuki, ekonomik ve eğitimsel kararları reddedip iyileştirerek bu şiddetin üstesinden gelmek hepimizin sorumluluğudur.


“YEPYENİ BİR ANLAYIŞ GEREK”

Özge Doğar

Yaralı bir kadının sesini sadece kadınlar duyabilir, fikri ile öykümü seçtim. Yaralanıyoruz, öldürülüyoruz, bunları insanlar görmek istemiyor, sanki öldürülen yok olan hayatlar bizlerden birer parça değilmiş gibi düşünüyorlar. Kadın kadının yurdu olmalı, yaralandığında birbirlerinin elini tutup kaldırmalı. Bu amaçla seçtim; birbirimize el ve omuz olmak için.

Böyle bir öykü kitabının içinde olma fikri beni çok heyecanlandırdı. Çünkü ne kadar çok sesimizi yükseltirsek o kadar insanın bizi duymasını sağlayabiliriz. Belki büyük bir çoğunluk durumun ciddiyetinin farkında değil ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın gibi bencilce bir tutum içerisinde. Böyle bir ortamda edebiyatın gücü ile seslenmek daha çok insana göremedikleri ya da görmedikleri perdeleri açmak gerek. Sanatın ve edebiyatın gücü bakış açılarını değiştirebilir.

Artık ikiyüzlülüğü bırakıp gerçeklerle hareket etmek zorundayız. Toplumsal alanın her yerinde kadına şiddet yayılmış durumda. Aileden başlayıp yasalara kadar çevrilmiş, bastırılmış, yok olmuş cinsel ayrımcılık var. Tek bir cinsiyet var o da erkeklik! Sistem buna göre düzenlenmiş. Ama kadınlar var, LGBT var. İnsanların sadece güce saygı duydukları bir ortamda bir şeyleri değiştiremeyiz. Yepyeni bir anlayış gerek, her alanda… Ailelerin içi açılıp mercek altına alınmalı, eğitim sistemi ve yasalar buna göre düzenlenmeli.


“ÖNCE KURUMSAL GÜVEN”

Şükran Farımaz

"Sen Anlat" 12 Eylül karanlığının tetiklediği bir öyküdür. Anımsayalım: Altüst edilmiş kurumlar, gece yarısı çalınan kapılar, sorgulanan özel yaşamlar… Tuhaf ama özel yaşamı sorgulamada kimsenin ötekinden farkı yok. Bu nedenle, asıl bu nedenle -coğrafyamıza özgü tutum ve tavırlar bir yana- öncelikle kurumsal güvene gereksinimimiz var diye düşünüyorum. Evet, İstanbul Sözleşmesi. Yanı sıra farkındalığımızı artıracak olan etkinlikler… Bu anlamda "İçimdeki Kırk Kadın" elbette önemli bir çalışma.


“EKOFEMİNİZM YÜKSELİYOR”

Şükran Yücel

İçinden Rüzgâr Geçen Kadın’ı yazmayı istedim çünkü bizim gibi görece daha özgür ortamlarda yaşama şansı olmayan kızlar-kadınlar katmerlenen bir sömürü ve istismarla karşı karşıya kalıyorlar. Üstelik dertlerini bile anlatamıyorlar. Ben bir yerlerde yaşadıklarına emin olduğum sessiz-dilsiz Rojda’ların dili olmak istedim.

Bu kitabın nereden, kimlerden olursa olsun bütün kadınların yaşadıkları acılar konusunda farkındalık yaratmasını isterim. Elbette kadınların kendi içlerinde zaten var olan ama bastırılmış olan güçlü kadını bulmaları, ortaya çıkarmaları için yol gösterici olmasını dilerim. Kadınlar aslında güçlüdür. Çocuk doğurma yeteneği olan bir cinsiyet, hiçbir koşulda zayıf ve ezik olmamalıdır.

Bugün kadınlarımız bir bilinçlenme ve uyanış yaşıyorlar. Rize İkizdere köyünden Kaz Dağları’ndaki ve yurdun dört yanındaki madenlere, RES’lere, göllerin kurumasına, orman yangınlarına karşı çevreci direnişlerde hep en önde kadınlar var. Ekofeminizm yükseliyor. Çözüm tam da burada kadınların hangi kökenden gelirlerse gelsinler, ister muhafazakar, ister seküler hepsinin birlikte kadına karşı şiddete, soyguna, sömürüye, çevre kirlenmesine hep birlikte mücadele etmesiyle çocuklarımıza her bakımdan temiz bir ülke bırakabiliriz.


“CİNSİYET ROLLERİ ŞİDDETİN TA KENDİSİ”

Tuba Aktaş Deli

Öykümle toplumun kadınlar üzerinde bir tahakküm aracı haline dönüştürdüğü ahlakçılığı ifşa etmek istedim. Çünkü toplumun kadına biçtiği ve ondan beklediği cinsiyet rollerinin şiddetin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Güç sahibi söylemin yanında kümelenip kadın kimliğini kitlesel bir linç nesnesi haline getiren “toplum” kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın temel sorumlusudur.

Bu kitaplar toplumun ezber, dayatmacı, kadını ötekileştiren ahlak anlayışıyla yüzleşmesini; tarihsel ve kültürel olarak sürekli erkeğin yanında edilgen, rıza gösterdiği ve itaat ettiği oranda değerli bulunan kadın kimliği algısının alaşağı edilmesini isterim.

Kadının üretime katılmasıyla, ekonomik ve iktisadi özgürlüğünü eline almasıyla yönetim mekanizmalarında söz sahibi olmasıyla, sivil örgütlenmelerle, sokağa çıkmasıyla bu şiddetin üstesinden gelebiliriz… Tabii hepsinden önce bilimsel ve çağdaş eğitim yaklaşımlarıyla bireylerin öz bilinçlerini küçük yaşlardan itibaren edinmeleri ve kendilerini gerçekleştirmelerine olanak verecek eğitim yaklaşımlarıyla.


“SORUNA İNANMAK ÖNEMLİ”

Veronica Guell Fernandez

Motivasyonum, Avrupa'da kanunlar bir ay koruma sağlasa bile birçok kadının erkek arkadaşları veya kocaları tarafından dövülerek öldürülmesiydi. Bu kitabın sosyal vicdanı uyandırmasını isterim. Kadına yönelik şiddetin ciddi bir sorun olduğuna inanmazsak çözüm de olmaz. Ve bu şiddet sadece toplumun kanunlarda birleşmesi ve kadın ve çocukların kanunlarla korunması ile önlenebilir.


“KADINLAR KURBAN DEĞİL”

Zehra İpşiroğlu

Toplumsal cinsiyet üzerine yıllardır çalışıyorum… Yaşadığımız ataerkil ve cinsiyetçi toplumda kadına karşı büyük bir adaletsizlik söz konusu. Her gün bir kadının öldürüldüğü bir ortamın içindeyiz. Öyle olumca insan ister istemez bu konuya ilgi duyuyor. Sorunun temellerine inmeye, anlamaya çalışıyorum. Şiddetin ardındaki toplumsal ve politik mekanizmalar nedir bunları keşfetmeye çalışıyorum. “Kuşatılma” öyküsünün psikolojik olanla toplumsal ve politik olanı iyi harmanladığını düşünüyorum. Onun için onun bu kitapta yer almasının anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Yazdıklarım gerçek yaşam öykülerine dayanıyor, yani belgesel bir yanı var. Ancak belgelerin kurgulanışı  şiddetin nasıl ortaya çıktığını ve nerelerden beslendiğini gösteriyor. Okuyucunun da kendi yaşam deyimlerinden yola çıkarak bu süreç üstünde düşünmesini isterdim.

Kadınlar kurban değil ama yaşadığımız toplum onları hep kurban gibi gösteriyor. Böylece hiçbir şey değişmiyor. Ben sorunları değişebilirliği içinde göstermeye çalışıyorum.


“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İÇSELLEŞTİRİLMELİ”

Zeynep Oral

Bir ara kadın şiddetine ilişkin her gün bir mini öykü yazıyordum: Daha doğrusu minimalist bir öykü… Sonra baktım ki gerçek hayatta yaşanan şiddet almış başını öyle bir gidiyor ki, düşlemek, kurgulamak bile ayıp geldi bana ve sürdüremedim. Belgelemekle yetindim…

Bu kitabın bakıp da görmeyenlerin, görmesine; duyup da oralı olmayanların sarsılmasına yol açmasını isterim. Farkındalık yaratmasını isterim. Kadınlardan daha çok erkeklerin okumasını isterim.

Çıkış yolunu erkeklere eğitim vermekte; kadınlara haklarını yeniden hatırlatmada… Yargıyı erkek egemenliğinden kurtarılmasında… Kadına karşı erkek şiddetine sıfır toleransta… Cezasızlığın, “iyi hal” aldatmacasının kaldırılmasında… Adalet hak ve hukukun herkes için eşit işletilmesinde… İstanbul Sözleşmesi’nin partiler üstü, hükümetlerden bağımsız olarak devlet politikası olarak benimsenmesinde, içselleştirilmesinde görürüm ancak.