Devasa evlerinin, havuzlu bahçelerinden, şömineli devasa salonlarından video çekip yayınlayan kimi  “yıldızlarımız” ve siyasiler; “evde kalın, hayat eve sığar” diyorlar, zaten gidecek bir yerimiz varmış gibi… Kitap okuyun diyorlar; bazılarıysa “ne bulursanız okuyun” diyor…!  700 metre karelik havuzlu evlerinde 2 hizmetçiyle yaşayanlar, 70 metre kare evlerde zaman geçirmenin ne demek olduğunu elbette bilmezler.  Fakat buna rağmen, evlerimizde kalacağız ve Bilim Kurulu’nun yönlendirmesine uyacağız, başka çaremiz yoktur! Çünkü devasa villalarda oturanların her zaman bir seçeneği bulunur, bizlerse sağlık açıdan normale dönmüş bir ülkede sokağa çıkmak ve çalışmak zorundayız. Biz, yani ülkenin “ötekileri…”

Başyüce”miz her gece bütün televizyon kanallarından ulusa sesleniyor. Ve “benim aziz milletim” diye başlayan konuşması, birazcık yürüdükten sonra, “ötekiler” için bir sevgisizlik hatta düşmanlık konuşmasına dönüşüyor. Ötekiler dediğim; ülkenin en az yüzde atmışı; yani biz! “Devlet içinde devlet olmaya çalışan”,fitneci” hatta “alçak” insanlar oluyoruz, hem de evlerimizde yurdunu ve halkını seven insanlar olarak otururken… Hani sokağa çıksak, Başyüce’mizin kışkırttığı insanların saldırısına uğrayacağız ve Kovid-19’un alamadığı canımızı onlar alacak neredeyse!

Sözgelimi Milli Mücadele sürecinde, Mustafa Kemal’ce yayınlanan “Tekalif-i Milliye” (Milli Sorumluluk/Vergi) emirlerini yanlış anlayıp, bunun üstünden bile “ötekileri” yine düşman ve “tarihini bilmeyen hainler” olarak ilan etti… Hepiniz biliyorsunuz ki bu Milli Mücadele’nin kazanılmasındaki hayati kanunlarla, şu an devam eden bağış kampanyasının uzaktan yakından bir benzerliği yahut ilişkisi yoktur. Ama fark etmiyor; Başyücemize her zaman her şart altında düşman gerek! İyiliklerden sorumlu “biz” ve her şeyi kötü yapan, deccal “onlar”.

Daha önceki bir yazımda bu “Biz ve Onlar” siyasetine değinmiştim aslında. Ulus devletler süreciyle hesaplaşmak isteyen “hakikat sonrası”cıların insanlığın başına sardığı bir bela bu, şöyle ki; postmodernizm, post-truth (hakikat sonrası) gibi sapmalar, dünyamızı getirip post-truth-politics (post-gerçek siyaset)’in kapısına bıraktı. Ve post-gerçekçi siyaset, bütün alanlarda gerçeğin yok olmasına, yalanın bütün anlamlarıyla gerçeğin yerine geçmesine aracı oldu. Bu sözde yeni siyaset tarzının temsilcileri Amerika’da Trump, İngiltere’de Boris Johnson olmak üzere, ülkemizde Başyüce’miz ve üçüncü dünyanın geri bıraktırılmış diktatör heveslisi liderleri ile elbette Rusya’da Putin. Post-gerçek siyasetin temel dinamiği ise işte, ‘Biz ve onlar’

“Biz ve onlar” konusunda usta olan bu ”siyaset tarzı” asla bilgili seçmenleri muhatap almıyor. Rasyonel kesimler, bilgiyle, belgelerle, irrasyonel kesimlere meram anlatmaya kalktığında kendisini her durumda, bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkartamamış hesabı, irrasyonel politikayla kuşatılmış buluyor... Geçmişte siyasete yalan karıştığında, yalanın gerçekle yüzleştirilmesinden bir korku duyulur, geri planda bir ispat gayreti olurdu.

Artık bu yeni “siyaset tarzı” ile böyle bir gayrete gerek duyulmuyor. Çünkü somut gerçeğin ne olduğu, “post gerçek liderler” tarafından hiç ciddiye alınmıyor. Başka deyişle gerçeğin bir değeri yok. Veriler ve tutarlılığın, bu irrasyonel siyasette yeri bulunmuyor. Bu siyasetin aktörleri konuyu bir kez “biz ve onlar” çerçevesine oturttu mu; akla gelen her şok/skandal önermeyi yapabiliyorlar...

Bu arada, geçmişte Göbels’in sıklıkla kullandığı bir “propaganda çarkı” işliyor. Egemen oldukları medya ve troller... Lidere kenetlenip yalan yanlış tezleri, modern teknolojinin imkânlarıyla sanal âlemde milyon kere tekrarlıyor, tekerleme gibi tekrarlanan “post gerçek söylemler” (yalanlar) sonra yalın gerçeğin yerine geçiyor... Yeni siyaset tarzı böyle, yazık ki elimizden şimdilik hiçbir şey gelmiyor. Fakat insan derin üzüntü duyuyor, böylesi zorlu bir süreçten geçerken de mi “post-siyaset”, bu ölüm günlerinde de mi “biz ve onlar”! Yazık, daha neler göreceğiz kim bilir!