Prof. Dr. Uysal’dan salgın yorumu: Türkiye el yordamıyla yönetiliyor

Ülkeler Koronavirüs salgını ile yeni mücadele pratikleri geliştirdi. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal ile değişen toplum dinamiklerini, kriz yönetimini konuştuğumuz röportajda yurttaş haklarını da ele aldık.

GENEL 10.04.2020, 13:34
Prof. Dr. Uysal’dan salgın yorumu: Türkiye el yordamıyla yönetiliyor

ASYA YAŞARİKİZ/İZGAZETE - Koronavirüs salgını ile birlikte son zamanlarda konuşulan konuların başında ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ geliyor. Küresel düzeyde etkisini gösteren salgınla birlikte, hükümetler ve toplumlar yeni pratikler deniyor. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal ile değişen politik ve toplumsal pratikleri ele aldığımız röportajda, yükselen ‘otoriter ateş’i, krizin hükümetlerce nasıl yönetildiğini, salgın sonrası değişebilecek yönetim sistemlerini, Türkiye’de salgın sürecinin nasıl yönetildiğini ve son olarak da İnfaz Yasasını ele aldık.

Türkiye’nin salgınla mücadelede belirli bir yönetme biçimi olmadığını düşünen Prof. Dr. Uysal, özgürlükler, muhalefet gücü, denetleme mekanizması gibi faktörlerin zayıf olduğu ülkelerin salgından sonra da otoriterlik hastalığında uzun süre kıvranacakları söyledi.

Macaristan’da Meclis, hükümetin kararlarına karşı çıkamayacak kadar işlevsizleştirildi. Ülke demokrasileri salgından sonra değişecek mi? Bu uygulamalar hükümetlerce manipüle edilir mi? Otoriter ateş yükseliyor mu? Salgın mücadelesinde tek adam rejimleri mi öne çıkacak?

Otoriter ateş yükselişte (Bu Fransa’da yayınlanan Médiapart yayın organının manşetiydi geçtiğimiz haftalarda). Bazı ülkelerde bu ateş düşürülebilir, ama bazıları yüksek ateşe uzun süre maruz kalabilir. Yüksek ateşle seyreden otoriterlik hastalığından kurtulup kurtulmamak, ülkelerin bağışıklık sisteminin ne kadar güçlü olduğuna bağlı (Covid-19 ile otoriterlik arasında kurulan analoji için bkz. Femfikir, Medyascope, 1 Nisan 2020).

Macaristan bugün, ülkelerin mevcut yönetimlerinin içinden geçtiğimiz krizi nasıl da iktidarlarını artırmanın, pekiştirmenin ve meşrulaştırmanın aracı olarak kullanabileceklerinin en tipik örneklerinden biri. Geçtiğimiz günlerde çıkarılan bir yasa ile Macaristan’da parlamento devre dışı bırakıldı. Artık ülke kararnamelerle yönetiliyor ve bu durumun ne kadar süreceği belli değil, yani ucu açık. Üstelik de başbakan bu kararnamelerle mevcut düzenlemeleri de yürürlükten kaldırma yetkisine sahip. Bu siyasal yapı, çok partili bir sistemde adeta ‘tek’in iktidarının resmi. Bir tek adam rejimi. Bu olağanüstü hal rejiminin süre bakımından sınırının çizilmemiş olması, onu bir istisna rejimi olmaktan çıkarıyor, zira her an olağanlaşma riskini içinde barındırıyor. Macaristan bu konuda tek örnek değil. İsrail’de de parlamento da tatil edildi. Önümüzdeki günlerde bunu başka ülke örnekleri de izleyebilir. Parlamentolar kapatılsın ya da kapatılmasın, içinden geçtiğimiz süreçte ülkeyi yöneten isimler (ülkedeki hükümet sistemine göre ya devlet başkanı ya başbakan ya da başkan vs.) güçleniyor. Kararlar tek ya da birkaç kişi tarafından alınıyor, yasaların yerini kararnameler alabiliyor ve genellikle de muhalefet devre dışı kalmış durumda. Koronavirüs salgınının siyasetteki etkileri bazı ülkeler açısından geçici, bazıları için ise kalıcı olacaktır. Bu biraz da uygulanan istisna rejimlerinin sınırlarının ne kadar net çizildiğine, o ülkedeki toplumsal ve siyasal muhalefetin gücüne, vs. bağlı. Kriz dönemini bazı hükümetler şimdiden maniple etti, etmeye de devam edecekler gibi görünüyor. Kısacası, salgın sonrası bazı ülkelerin rejimlerinde önemli değişimler yaşanması kuvvetle muhtemel görünüyor.

Sağlığımız, yaşam hakkımız ve haklarımız arasında seçim yapmak durumunda mı bırakılacağız?

Bu açmaza sürüklendik bile. Özellikle de Türkiye’de. Üstelik de bizi bu seçime zorlayan birçok ülkede hükümetlerden daha ziyade bazı toplumsal kesimler. ‘Endişeli’ orta ve orta-üst sınıflar burada ön plana çıkıyor. Bazı ülkelerde de hem dijital gözetleme ve denetim hem de istisna rejimleri hükümetler tarafından tek ve zorunlu seçenek, yani kaçınılmaz politikalar olarak sunuluyor. Özellikle dijital denetleme sırasında depolanan verilerin başka amaçlarla kullanılıp kullanılmayacağı, ne kadar süreyle depolanacağı bu denetimin suiistimale mahal vermemesi için çok önemli. Sağlık ve yaşam hakkı ile diğer hak ve özgürlüklerimizi karşıtlık üzerinden düşünmek zorunda değiliz. Hem yaşam hakkımız savunup hem de diğer haklarımıza sahip çıkabiliriz. Bu karşıtlık üzerinden düşünmek iktidarların işine geliyor. Üstelik de bunu toplumun önemli bir bölümü bu biçimde düşünüp algılayınca, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması meşru bir zeminde gerçekleşiyor. Sağlık ve yaşam hakkı için OHAL talep eden toplumsal kesimler! Türkiye tarihi -aslında dünya tarihi de- düşünüldüğünde bu hem korkutucu hem tuhaf. Daha ötesini de söyleyebilirim, ama şimdilik o kıyaslamayı yapmayayım.

Salgın günlerinde OHAL rejimi bir hak mıdır, OHAL bir talep nesnesi olabilir mi?

Şayet bazı kesimler ‘OHAL isteriz’ diye seslerini yükseltiyorsa, o zaman dönüp eylemin tanımına bakmamız gerekir. Eylemin tanımında bireyleri ve kolektifi harekete geçiren üç unsur yer alır. İlki yeni hak talepleri, ikincisi mevcut hakların korunması, üçüncüsü de siyasete müdahil olma. OHAL’in yeni bir hak talebi olmadığı aşikâr. Peki, mevcut hakların korunması mıdır? Hayır, çünkü kazanılmış bir hakkın iktidar tarafından gaspının söz konusu olduğu durumlar kastediliyor burada. Emeklilik hakkının gaspı gibi. OHAL ilan etmeyerek yaşam hakkımı iktidar gasp ediyor derseniz, bu da çok zorlama olur bence ve kastedilenin maksadını aşar. Son olarak, toplumun bu kesimleri OHAL isteyerek sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğine işaret edip siyasete müdahil mi oluyorlar? Burası en tehlikeli kısım bence. Kolektif eylemler tartışmasından daha ziyade, toplum sözleşmesi tartışmalarını hatırlatıyor: yaşamak için haklarından vazgeçme ya da haklarını devretme durumu. Böyle bir bakış da insanlık tarihini başa sarmak anlamına gelir bence. Elbette bu konuda başka yaklaşımlar da olabilir, ama benim penceremden OHAL bir talep nesnesi, bir hak değildir ve dolayısıyla da talep edilemez. Talep edilmeye başladığı andan itibaren de onun adı başka bir şey olur. Bir de unutmadan şunu belirtmek lazım. Krizin sıkı, tutarlı ve şeffaf yönetimini talep etmek başka bir şey, OHAL talep etmek başka. Yine, salgın süresince zorunlu alanlar dışında çalışma yaşamı durdurulsun demek başka, ohal talep etmek başka. Bunların ayrı tartışmalar olduğunu göz ardı etmememiz lazım.

Türkiye’de salgın süreci politik anlamda nasıl yönetiliyor?

Ben Türkiye’de krizi, yani salgını belirli bir yönetme biçimi olmadığını düşünüyorum. Uygulanan belirli bir model olmaması anlamında. Eklektik ve günlük politikalar bunlar. Bu olmadı, bu yetmedi hadi şunu da ekleyelim bari minvalinde. Son eklenen dijital denetleme de böyle bir ‘politikasızlığın’ sonucu. Bir hafta sonra buna ne ekleneceğini bilmiyoruz ve daha da kötüsü bunu Sağlık Bakanı ve hatta iktidar da bilmiyor bence. El yordamıyla ilerlenen, şeffaf olmayan ama kendisini şeffafmış gibi pazarlayan bir yönetim söz konusu.

Bağışıklık sistemi gelişmemiş ülkeler dediniz bir röportajınızda. Bunu biraz açar mısınız ve Türkiye bağışıklığı gelişmiş bir ülke mi, değil mi?

Ülkeler ve devletler ile Covid-19 arasında yapılan bir analoji (benzeştirme) bu. Benzetmeyi ilk olarak Işın Eliçin yapmıştı, ben oradan ilerledim. Covid-19 yüksek ateşle seyreden bir hastalık ve bu hastalığı yenebilenler bağışıklık sistemi gelişmiş olanlar. Krizi ve dolayısıyla bu süreçteki otoriterleşmeyi yüksek ateş olarak kabul edersek, bu süreçten neden bağışıklık sistemi gelişmiş ülkelerin kriz sonrasında sağlıklı bir biçimde yollarına devam edebileceğini daha iyi görebiliriz. Peki, ülkeler açısından bağışıklık sistemi ne? Haklar, özgürlükler, muhalefetin gücü ve eyleme kapasitesi, denetleme mekanizmaları, vs. Tüm bunların zayıf olduğu ülkeler otoriterlik hastalığında uzun süre kıvranacaklar gibi görünüyor. Anlatmaya çalıştığım bu.

Meclis’te görüşülen İnfaz Yasasında, gazeteciler ve politikacılar gibi ‘düşünce suçlularının’ kapsam dışında bırakılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Haset, kriz, salgın, yaşam hakkı falan tanımıyor! Düşünce suçu gibi bir kategorinin varlığı bile Türkiye’nin otoriterlik hastalığı karşısındaki bağışıklık sisteminin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. İnfaz yasasında gelinen nokta, iktidarın böyle yaşamsal bir durumda dahi, kin ve intikam duygusuyla hareket ettiğinin göstergesi. İktidarın kutuplaştırma siyaseti salgında da devam ediyor ve sağlam hücreleri bile hasta ediyor.

Yorumlar (1)
Engin TOKUÇ 1 yıl önce
Fetö ve PKK'yı savunmaktan vazgeçin
Günün Karikatürü Tümü
banner96
27°
az bulutlu
banner177
banner178
Anket Tümü
Sizce Türkiye'nin en önemli ana gündemi ne olmalı?