‘Aydınlık ve karanlığın yıllardır süren savaşı, karartılmış beyinlerle gelinen yer: Sivas 93’

Yazarımız Seval Deniz Karahaliloğlu, 2 Temmuz 1993’te Cumhuriyet düşmanlarının gerçekleştirdiği Sivas katliamını, olaylara bizzat tanıklık eden ve ölümden dönen yazar Hidayet Karakuş ile konuştu.

GENEL 30.06.2020, 12:08 30.06.2020, 12:15
‘Aydınlık ve karanlığın yıllardır süren savaşı, karartılmış beyinlerle gelinen yer: Sivas 93’

SEVAL DENİZ KARAHALİLOĞLU / İZ GAZETE - 2 Temmuz 1993, Türk tarihine aydınların, düşünürlerin, yazarların, şairlerin, ozanların yakıldığı kara bir leke olarak geçecektir. Ozanlar kenti olarak tanınan Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nde canlı canlı yakılan bu insanların hesabı hiçbir zaman için verilmedi. Her nedense bu katliamın failleri bir türlü bulunamadı. Gözaltına alınanlar ise göstermelik cezalarla kurtuldular. Madımak katliamının amacı nedir? Bu katliam, tek bir günde mi hazırlandı? Katliam sırasında ve sonrasında yaşananları katliama bizzat tanıklık etmiş olan yazar Hidayet Karakuş ile konuştuk.

‘DEVLETE DE BAŞKALDIRI!’

Sivas’ta düzenlenen bu şenliğin amacı neydi?

Pir Sultan Abdal Derneği ve Kültür Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği bu şenliğin amaçlarından biri Pir Sultan Abdal Anıtı’nın açılmasıydı. O heykel sadece Pir Sultan Abdal anıtı da değil saz ozanları anıtıydı. Sivas bir saz ozanları kentidir. O nedenle, oradaki anıtın adı da ‘Ozanlar Anıtı’ydı ancak ertesi gün o kalabalık o anıtı oradan söktü, yerlerde sürükledi ve yaktı. Bir elinde kangal köpeği diğer elinde sazı olan bir ozanı konu ediyordu. O kalabalık ertesi gün anıtı sökerken devlete de başkaldırdılar.

‘RÖVANŞ PEŞİNDELER!’

Madımak katliamı sırasında yaşananları bizzat devletin kendisine karşı bir ‘isyan’ olarak niteleyebilir miyiz?

Elbette orada açıkça bir isyan vardı. Kendileri şu sloganı atıyorlardı. “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”. Bunun anlamı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığına ‘isyandır’. Bu olayları kışkırtanlar kendi açılarından tam anlamıyla başarıya ulaştılar. Ama tabii ki bu kavga birkaç yılda bitecek gibi değil. Bu yüzlerce yıldan beri süre gelen aydınlıkla karanlığın savaşıdır. Hıristiyan dünyasında papazlarla aydınlanmacı güçlerin savaşımıdır. Kilisenin bir tarafa bırakılıp yaşamsal anlamda dinsel ölçülerin insanların ‘vicdanına’ bırakılmasıdır. Türkiye’de bunun daha Mustafa Kemal ile başlamış olması önemlidir. Çünkü Mustafa Kemal’den önce fetvalarla yürüyen bir şeyhülislam devleti düzeni var. Mesela, şeyhülislamın Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ‘katli vaciptir’ diye öldürülmeleri, idam edilmeleri için verdiği fetvaları var. 1993’te gerçekleştirilen Sivas Katliamı, Cumhuriyet’e karşı rövanş peşinde olanların yarattığı olaylardan biridir.

KATLİAMIN DESTEKÇİLERİ!

Size göre, Sivas katliamının amacı ne olabilir?

Son zamanlarda bir zat çıkıyor, “Cumhuriyetle birlikte Türk toplumu travma geçirmiştir” diyor. Türk toplumu hangi “travmaları” geçirmiş? Türk toplumu en ilkel kılıklar içindeyken, kılık kıyafet yasası getirilerek “insanca bir kılığa” dönüştürülmüş. Türk toplumunun %94’ü okuma yazma bilmezken, Arap harflerini okuyamazken, Arap harflerinin okunması türlü sorunlar çıkarırken, kendi diline uygun bir alfabe getirilmiş. Türk toplumu soyadı yasasına kavuşmuş. Türk toplumu bir yurttaşlar topluluğu haline dönüştürülmek istenmiş. Türk toplumuna yeni bir eğitim düzeni getirilmiş, çağdaş bilimsel anlamda bir öğretim birliği getirilmek istenmiş. Türk toplumunda kadınlar Avrupa’daki pek çok toplumdan önce uygarlığın gereği olan medeni haklarına kavuşmuşlar, seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır. Şeriat yasaları kaldırılmış çağdaş hukuk ilkeleri getirilmiş. “Hukukun üstünlüğü kavramı” daha o zamanlardan yerleştirilmiş. Mahmut Esat Bozkurt’un çağdaşlaşma anlamında yarattığı adalet devrimi, nereden alınmış olursa olsun, günümüz koşullarında bir takım eksiklikleri olsa da temelde çağdaş dünyaya yönelik olarak hazırlanmıştır. Bütün devrimler bilimsel, modern bir yaşam öngörülerek gerçekleştirilmiştir. Bütün bunlara karşın bugün kalkıp “Türkiye Cumhuriyet’i kurulurken toplum travma yaşamıştır” diyen bu insanlar, Sivas olaylarının arkasındaki insanlardır, Cumhuriyet’e yaşattıkları travmaları hiç düşünmeyen insanlardır. Bugün bunu söyleyen kişi Şeyh Sait’in torunudur. Şeyh Sait, bu ülkede “İngiliz severlerin adamı” olarak Dersim isyanını başlatan, Dersim’ deki yanlışların ya da kurbanların sorumlularından biridir. İki yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti’ne başkaldıran Şeyh Sait’in torunudur. Dil devrimine başkaldıranların torunudur. “Kubilay’ın katledildiği Menemen olayları ile Cumhuriyet bir başka travma yaşamıştır”.

‘EMPERYALİZM UŞAKLIĞI!’

Cumhuriyet’e yaşatılan bu travmaların en acılarından biri olan Sivas katliamına gelene kadar Cumhuriyet’e yapılan saldırılar hakkında neler söylenebilir? Sivas katliamını hazırlayan zeminin ardında aslında hep aynı insanlar, aynı düşünceler ve aynı zihniyet var değil mi?

Cumhuriyet’e yönelik darbelerin ve yaşatılan travmaların haddi hesabı yok. Köy Enstitüleri kapatılıyor. Neden? Çünkü Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhuriyet şeyhlerle, ağalarla, toprak ağalarıyla iş birliği yapmak zorunda kalıyor. Köy Enstitüleri’ni engelleyenler şeyhler ve ağalardır. Toprak ağalarından seçilmiş bir başbakan, Adnan Menderes, hilafetin temsilcisi gibi konuşarak, “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyerek, yıllarca Türkçe okunmuş olan ezanı tekrar Arapça’ya çevirten Adnan Menderes, Cumhuriyet’e ayrı bir ‘travma’ yaşatmıştır. Cumhuriyet’in önüne bir takoz koymuştur. Adnan Menderes “odunu koysam, milletvekili seçilir” demiştir. Bugün aynı zihniyet devam ediyor. “Ben kimi milletvekili gösterirsem, seçilir” mantığı bugün de devam ediyor. Bugün “liderler cuntası” söz konusu. Çünkü Türkiye toplumu yöneticileriyle birlikte demokrasiyi içselleştiremediler. Bugünün demokrasi anlayışıyla, 1920’leri yargılayanlar bir kere daha tarihi çarpıtmaktadırlar. O günlerde, dünyada bugünkü anlamda demokrasi var mıydı? Tarihi doğru okumak, doğru değerlendirmek gerekir. Kendini bu ülkenin yöneticisi olarak görenlerden de bizim bunu bekleme hakkımız vardır. Bugün Mustafa Kemal’in hareketini ve devrimlerini bazıları kalkıp 1920’lerin faşizmi olarak niteleyebiliyorlar. Cumhuriyet’in kuruluşunu İslami cihat anlayışıyla gerçekleştirilmiş bir kurtuluş savaşı olarak düşünüyorlar. Bunlar tarihi kendi cephelerinden, bugünkü çıkarları açısından okuyan insanlar. Tarihi bilerek çarpıtarak, değiştirerek, bozarak, tam anlamıyla Türkiye’nin temeline dinamit koyarak konuşan insanlar. İşbirlikçidirler. Emperyalizm ile savaşan Türk halkının verdiği Kurtuluş Savaşı bugünlerde hiçe sayılıyor. İşbirlikçidirler çünkü emperyalizmin uşaklığını yapıyorlar. Farkında olarak, ya da olmayarak emperyalizmin uşaklığını yapıyorlar. Emperyalizmin sözcükleri ve kavramlarıyla konuşuyorlar. Emperyalizmin beyinlerine aktardığı şırınga ettiği sözcükler ve kavramlar onların dünyalarını belirliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve Kurtuluş Savaşı hakkında da çok fazla bilgilerinin olduğunu sanmıyorum. Biliyorlarsa bile çarpıtıyorlar, inkar ediyorlar, bugünkü çıkarlarına aykırı buluyorlar. Bu gerçek!

Devrin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın sanıkların avukatlığını yapmak istemesini ve cezaevine giderek ‘Cumhuriyet’e isyan etmiş olan’ Sivas davası sanıklarına tek tek destek vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şevket Kazan o dönemde bakan olmasaydı avukat olarak mahkemeye girecekti. İtiraz edildiği, karşı çıkıldığı için avukat kimliği ile mahkemelere sanık avukatı olarak giremedi. Bakan olarak konumu buna engel olduğu için davalarda sanık avukatı olarak yer alamadı. “Gazanız Mübarek olsun” diyen adam Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ydu. Sivas olaylarında, orada bulunan topluluğu isyana kışkırtan en önemli söz buydu. Çünkü “gazanız mübarek olsun” demek siz çok kutsal bir iş yaptınız, çok kutsal bir savaşa giriştiniz demek oluyor. Ama aslında “dağılın” demek zorundaydı. Kalabalık dağılmadı, beş bin kişiyken on bin kişi, on bin kişiyken on beş bin kişi oldu.

‘AÇIKÇA TEŞVİK’

“Gazanız mübarek olsun” demek ben sizin bu hareketinizi, bu isyanınızı onaylıyorum anlamına gelmiyor mu? Bu durumda, dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, kalabalığa dönerek, ısrarla ve defalarca “gazanız mübarek olsun” diyerek, Sivas olaylarını bilerek, kasıtlı olarak ‘teşvik ettiğini’ söyleyebilir miyiz?

Zaten “onaylıyorum” demek. Oradaki kalabalık Temel Karamollaoğlu’nun sözlerini o kadar iyi anladı ki daha çok otele saldırdı, daha çok taş attı, daha çok bağırdı. Açıkça teşvik ettiğini belirten “gazanız mübarek olsun” lafından daha güzel ne olabilir? “Gazanız mübarek olsun” demekle o kitleyi “kutsamış oldu”. Çünkü gaza “kutsal din savaşı demek”. “Gazanız mübarek olsun” derken onların inanç terminolojisiyle, inanç temrinleriyle konuşuyor. On beş bin kişiye siz “gazanız mübarek olsun” dediğiniz zaman onlar kendilerini daha kutsal, daha yüce, daha değerli bir iş yaptığı konusunda daha çok inanıyorlar. Onları “onaylamış oluyor” ama öte yandan belediye başkanı olarak “dağılın” demek zorunda, çünkü görevi. Arkasından kalabalığa “dağılın” diyor. Ama kalabalık dağılmıyor, daha çok coşarak, daha çok galeyana gelerek oteli taşlıyor, sonra da oteli yakıyorlar.

‘HANGİSİ MÜSLÜMAN?’

Katliam için yola çıkanların ana fikri sözde ‘Müslümanlığı kurtarmak’. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sivas katliamından hemen sonra, konuyla ilgili olarak Cumhuriyet’te bir yazı dizisi hazırladım. Orada da belirttim. Benim annem ekmek yaparken, tarlada topladığımız kurumuş ayrık otlarını yakardı. Eğer o kurumuş ayrık otlarının içinde bir yeşil yaprak çıkarsa, “bunun canı var” diyerek onu ateşe atmazdı. Benim annem yedi yaşından itibaren namazını, orucunu hiç bırakmayan, namazını kılan bir insandı. Yeşil yaprağı “bunun canı var” diyerek ateşe atmayan Müslüman’la, Sivas’ta bilerek 33 kişiyi diri diri yakan sözde Müslüman bir mi? Yeşil yaprağı “bunun canı var” diyerek ateşe atamayan annem mi Müslüman, yoksa Sivas’ta 33 kişiyi diri diri yakan mı Müslüman? Özellikle bu sorunun her yerde ve her zaman sorulmasını istiyorum!

Olayların sonunda Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu ve insanlar yargılandılar ama sanıklar mahkeme salonunu sirke çevirdiler. Mahkeme heyetine bozuk para, çakmak atarak fiziksel olarak ve sözlü hakaretlerle saldırdılar. Mahkeme salonunda “şeriat isteriz” diye sloganlar attılar. Hatta sıraların üzerine çıkarak namaz kıldılar. Geçenlerde, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilme nedeni olarak mahkemeye olan sözde “saygısız tutumları” gösterilmişti. Deniz Gezmiş ve arkadaşları hiç kimseyi öldürmemişti, devlete isyan etmemişti, mahkemeye karşı bu tür saygısız davranışların hiç birini yapmadıkları gibi Türkiye Cumhuriyet’i aleyhine tek bir slogan dahi atmamışlardı ve idam edildiler. Bu durumda, Sivas Katliamını gerçekleştiren sanıklara bu zihniyet neden aynı cezaları vermedi?

İlk duruşmada çok az cezalar aldılar. Ancak Yargıtay bozunca 33 kişiye idam çıktı. Hemen akabinde, Avrupa Uyum Yasaları (!) nedeniyle, hemen Türkiye’de idam cezaları kaldırıldı. İdam edilmeliler miydi? Hayır, idam edilmesinler. Ama ölünceye kadar içeride, hapishanede kalsınlar. Hapiste insan yakmanın ne demek olduğunu düşünsünler.

Her türlü zorbalığa, zalimliğe, kötülüğe, esarete ve onursuzluğa karşı dimdik duran “sağduyulu Anadolu halkı” neredeydi? Öyle ki, Padişahın işbirlikçi, İngiliz uşağı şeyhülislamı Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları için “katli vaciptir” diye fetva verdiğinde, sağduyulu Anadolu Halkı işbirlikçi şeyhülislama sırtını dönerek, “Sarı Paşalarının” ardından gitmeyi tercih etmiştir. Sivas’ta o vatansever halk neredeydi?

Bir vatansever, sağduyulu Anadolu Halkı var. Bir de şeyhülislamın bu fetvasını hiçe sayan müftüler, imamlar, hocalar var. Mesela, Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi var. Mustafa Kemal Paşa Çankaya’da ertesi günü ne yiyeceklerini sorduğunda, Mazhar Müfit Kansu “bulgur pilavından ve on beş kuruş paralarının kaldığından” söz eder. Kahve için şeker kalmamıştır. Gecenin bir vakti kapı çalınır. Mustafa Kemal odasına çekilmiştir. Gelen Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi’dir. Her zaman kahvenizi nasıl içersiniz diye sorulurken, bu sefer Mazhar Müfit Kansu şekerin olmadığını bilerek “kahvenizi sade içerdiniz değil mi?” diye sorar. Börekçizade Rıfat Efendi bunu anlar “sade içiyorum” der. Kahveler içilir. Bundan sonra Ankara Müftüsü kuşağının içinden bir torba çıkarır. Ankara halkının aralarında topladığı parayı Mazhar Müfit Kansu’ya verir. Sözde dinci geçinen ve her fırsatta Cumhuriyete saldıran kesimin de bunları bilmesi lazım.

‘O HALK KAÇIRTILDI’

Sivas Kongresi’nde Sarı Paşalarına destek olan, şeyhülislama sırtını dönerek Kurtuluş Savaşı boyunca Sarı Paşalarının ardından giden o ‘yurtsever halk’ neden o gün Madımak Oteli yakılırken ortaya çıkmadılar?

Hiç taş atmamış bile olsa orada otelin yanışını seyredenler de bence suçludur. Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarına sahip çıkan, destek veren o halkı Sivas’tan kaçırdılar. 1980’den sonra, Sivas’tan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Almanya’ya çok büyük göçler oldu. Özellikle, Alevi vatandaşlarımız Sivas’tan kaçırtıldılar. 1977 seçimlerinde, Sivas 5’e 2’iydi. Yani, yedi milletvekilinin beşini CHP çıkartıyordu, ikisini de Adalet Partisi çıkartıyordu. 1990’lara, 2000’lere gelindiğinde durum tam tersine döndü. 1993 olayları sırasında ortaya çıkmıştı ki orada kalan Aleviler ancak bir mahalle kadardı.

‘İNANAN SORGULAMAZ!’

Bu katliama isyan etmek için insanın illaki Alevi olması gerekmiyor. Sıradan bir insanın vicdanı, bu olaya hayır der. Ben hayır diyecek bu sıradan vatandaş nerede diye soruyorum.

Emperyalizm; ülkeleri, ulusları, halkları, etnik kökene ve dinsel ayrılıklara göre böler. Dinsel, etnik, ırksal ayrılıkları kışkırtır. Türk halkı emperyalizmin oyununa getirildi. Sadece orada değil. 1947’den sonra Marshall yardımıyla birlikte Türkiye’ye giren Amerikan yardımı, askerlerden önce gelen Amerikalı eğitimciler, eğitim düzenimizi şirazesinden çıkardılar. Cumhuriyet’e karşı kuşaklar yetiştirilmeye başlandı. Açık açık inançları kullandılar. İmam Hatipler öyle açıldı, Kuran kursları öyle açıldı. Ezan o yüzden Arapçaya çevrildi. Türk halkının duygusal yanı hep kullanıldı, kışkırtıldı. Bilen, okuyan, öğrenen insan, bilimsel verilerle yetişen insan düşünür. Bilir ve düşünür. Ama inanan insan sorgulamaz. Bilen insan soru sorar, sorgular. Bu, bilimsel düşüncenin gereğidir. İnanan insanın sorgulamasına gerek yoktur. Doğru onun için tektir ve o doğru kabul ettiği şeyi hiç bir zaman için “sorgulamaz”. Körü körüne inanç, insanın güdülerini karartır, insanların beynini karartır. Sonuç, hurafelerle ve karartılmış beyinlerle geldiğimiz nokta, Sivas 93’tür.

‘KUTSAL GÖRDÜLER!’

Madımak katliamı, maalesef uzun süre halkın gözünde Aziz Nesin’in itfaiye merdiveninden inen görüntüsü eşliğinde, sıradan bir otel yangını gibi gösterildi. Olaya nasıl böylesine basit, sıradan bir otel yangını havası verilebildi? Neden kamuoyu bu kadar duyarsız ve umursamaz kaldı?

Toplumda, çeşitli toplantılarda bunlar dile getirildi. Halkın dini inançlarıyla ve dini duygularıyla oynayanlar, bunu ticari bir meta haline getirenler halkı kışkırtmayı çok iyi bildikleri gibi her davranışlarını dinsel bir amaca ve dinsel bir ilkeye bağlayarak halkı sömürmeye devam ettiler. Sonuçta, halk onların her davranışının dine uygun olduğuna karar verdi. Dine uygun olduğuna karar verince, onları kutsal gibi gördü, onları doğru davrandığını düşündü. Tepki gösterenler ancak aydın olanlar, okumuş olanlar, insani duygularını yitirmemiş olanlar ve bunun mantıki olarak bunun olamayacağını düşünenler oldu.

‘KILIF BULUYORLAR’

Olayın yasal boyutunda takılı kaldım. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın katliam sanıklarını cezaevinde yatarken moral vermek amacıyla ziyaret etmiş olması başlı başına bir ‘hukuk skandalı’ değil mi? ‘Hukukun üstünlüğü ilkesinin’ geçerli olduğu demokratik ülkelerde, böyle bir olayın gerçekleşmesi halinde ‘toplumun adalet duygusunu zedeleyeceği’ gerekçesiyle, Adalet Bakanı hakkında bir “Meclis soruşturmasının’ açılması gerekmiyor mu? Doğal olarak, Şevket Kazan’ın bu durumda görevinden “istifa etmesi” gerekiyor. Öyle değil mi?

Laik, demokratik toplumlarda, bilimsel yaşayan toplumlarda mutlaka olması gereken durumlar bunlar. Tepki gören bakanın, skandala karışan bakanın, milletvekilinin, başbakanın anında kaçınılmaz olarak istifa etmesi gerektiren olaylar bunlar. Ama bizim politikacılarımız o denli arsız, o denli yüzsüzler ki her yaptıklarına bir kılıf buluyorlar ve her zaman bu kılıfla yaşamayı, topluma karşı yalan söylemeyi, toplumu aldatmayı sürdürüyorlar. Olayları çarpıtarak yaşamayı sürdürüyorlar. Çünkü laf bol. Lafı söylemek kolay. Ama lafın içi boş, gerçek o değil. Gerçeği bulamayan, gerçeği bilemeyen insanlara, gerçeği öğrenme şansını vermezseniz ne olacak? Televizyonları ele geçirmişsiniz, radyoları, yazılı basını ele geçirmişsiniz?

Madımak Katliamı ile ilgili haber ve görüntüler televizyonlarda çok az yer aldı. Neredeyse hiç yer verilmedi. Bir tek Aziz Nesin’in itfaiye merdiveninden inerken itfaiyeci tarafından tartaklanması görüntüsü var. Olay özellikle çok “küçültülerek” verildi öyle değil mi?

Ben hiçbir şey izleyemedim çünkü o anda biz içerdeydik. Madımak Oteli’nde o kitle tarafından kıstırılmış vaziyetteydik. 2 Temmuz 1993 gecesi kurtulanlar emniyet müdürlüğüne götürüldü. Olayları ertesi gün televizyonlardan ne kadar izleyebildikse o kadar biliyoruz. Televizyonların arşiv görüntülerinde yangın görüntüleri ayrıntılarıyla var. Çok ilginçtir, yangın görüntülerini de İhlas Haber Ajansı ve Cihan Haber Ajansı’nın kameramanları çekmiştir. Bugün bunları iktidara getiren anlayışın kameramanları çekmiştir. Böyle bir çarpıklık da var.

‘SANIKLAR KORUNDU’

Olayın çok önemli ve farklı bir boyutu var. Bir an için Madımak katliamını unutalım. Olayı, devletin varlığına isyan olarak alırsak, sanıklar hakkında ayrıca “devletin varlığını ortadan kaldırmak amacıyla devlete karşı isyan etmekten” başka bir dava açılmadı mı?

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde davayı başlangıçta “örgütsüz bir olay” olarak ele aldıkları için sanıklara çok az cezalar verildi. Yargıçlara uygulanan siyasal baskılar nedeniyle, yargının siyasallaşması nedeniyle, yargıçlar çok az cezalar verdiler. En ağır ceza 15 yıl hapis cezasıydı. O yargıçların, o koşullarda bu sanıklara nasıl cezayı indirimler uyguladıklarını sormak gerekiyor. Burada koşutluk devam ediyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına hiçbir cezai indirim uygulamayan yargıçlar ve başta savcı Baki Tuğ olmak üzere o anlayış meclise girdi. O meclisin devamında da bunlar türediler. O anlayış imam hatip okullarını açmaya devam etti, o anlayış kuran kurslarını korumaya devam etti, camileri çoğaltmaya devam etti, tarikatlara, cemaatlere kol kanat germeye devam etti. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Sivas olaylarındaki katilleri yan yana getirdiğiniz zaman Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının korunmadığını ama bunların “korunduğunu” görürsünüz. Aynı anlayış, onlara idam verirken bunlara en az cezaları verdiler. Dahası yurt dışında, bugün bir eli yağda, bir eli balda yiyip yaşayan bu “caniler”, bu “katiller” iş kurdular. Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı bu “katillerin” Türkiye’ye gönderilmesi için gereken girişimleri yapmadı. Aziz Nesin’i itfaiyenin merdivenlerinden inerken öldürmek isteyen “asıl şeytan odur” diye bağıran Cafer Erçakmak 15 yıldan beri sözde kayıp, sözde bulunamıyor!

Peki, “gazanız mübarek olsun” diyerek kitleyi devlete karşı isyana teşvik eden ve Madımak katliamında kalabalığı kışkırtan ve katliamı destekleyen dönenin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu cezalandırıldı mı?

Dava sürerken 1994 yılında Refah Partisi’nden milletvekili seçildi ve “dokunulmazlık zırhına kavuştuğu” için hakkında hiçbir işlem yapılamadı. Refah Partisi kapatıldı, Saadet Partisi’nde kaldı. Şu anda milletvekili değil.

‘DEVLET ELE GEÇİRİLMİŞ’

Peki, Temel Karamollaoğlu “devlete karşı isyan etmekten” tekrar yargılanamaz mı? Bildiğim kadarıyla devletin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik suçlarda zaman aşımı yok ve sanıklar hakkında tekrar dava açılabilir. Öyle değil mi?

Bunun için gerçekten laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti dediğimiz bir devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla var olması gerekiyor. Bugün ele geçirilmiş bir devlet var. Yani, özellikle yürütme ve yasama anlamında ele geçirilmiş bir devletten bahsediyoruz. Bugün “hukukun üstünlüğü ilkesi” anlamında bir tek yargı direniyor. Onun dışında Atatürkçü orduyu bozmaya, değiştirmeye, edilgen kılmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki eğitim, sağlık laik, demokratik cumhuriyet karşıtlarınca ele geçirilmiş durumda.

‘KOMİSER MEHMET KURTARDI’

Otelin yanındaki Büyük Birlik Partisi’nin binasına geçerek kurtulmanız çok trajik öyle değil mi?

Onların militanları dışarıda oteli taşlarken biz binaya geçtik. Onlar da hem İslamcı hem Türkçü hem de faşizan eğilimler taşıyan bir anlayışın partisi. Bizi onlar kurtardı diyemeyeceğim. Aynı zamanda, Aziz Nesin’in koruması olan Sivas Asayiş Şube Müdürü Komiser Mehmet Bey’in çabasıyla kurtulduk. Komiser Mehmet partide etkili oldu, telefonları ele geçirdi, kelimenin tam anlamıyla telefonun başına çöktü ve bizim kurtulmamızı sağladı. Oradakiler de ister istemez buna uydular. Partiye saldırılmasından da korktular. Bizim o binaya geçişimiz onlar için de bir tehlikeydi. Hanımları mutfağa aldılar. Çünkü o partide hanım üye yokmuş. Bizi salonda oturttular. Kendi üyelerini pencere kıyılarına koydular. Dışarıdan bakanlar binada partililer var desinler diye ışıkları açtılar. Karanlıkta otursaydık büyük bir olasılıkla dışarıdaki kalabalığın oraya saldırma olasılığı çok büyüktü. Bu önlem, hem Komiser Mehmet’in hem de partililerin çabasıyla oldu. Oradan çıkışımız da çok ilginçtir. Komiser Mehmet’in sağa sola telefon etmesi sonucunda belediyeden bir personel aracı geldi. Bize “merdivenlerin ışığını yakmadan tek sıra halinde ineceksiniz, yine ışıkları söndürülmüş personel aracına bineceksiniz ve oradan emniyet müdürlüğüne gideceksiniz” dediler.

‘EŞİM OLMASAYDI BEN DE BOĞULACAKTIM’

Siz olayı bizzat yaşamış bir insan olarak, o anda içerdekilerden biriydiniz ve ölen arkadaşlarınıza dokunma mesafesi uzaklıktaydınız. Olayın dehşeti düşünüldüğünde, bugün yaşıyor olmanız bile bir mucize öyle değil mi?

Yaşıyor olmam büyük bir şans belki de. O gün orada olan eşimin doğru bir gözlemidir. O gün orada daha çok yanında eşi olanlar kurtuldu. Yanında eşi olmayan oraya yalnız gelen arkadaşlarımız, otelde merdivenlerde barikat kurdular ve birbirlerini yalnız bırakmadılar. Onlar, ilk dumanda boğuldular. Ben eşimi yalnız bırakmadım, bırakamadım. Eşim yanımda olmasaydı, ben de Behçet Aysan’ın yanında, Asım Bezirci’nin yanında, Metin Altıok’un yanında, Erdal Ayrancı’nın yanında, Uğur Kaynar’ın yanında olacaktım. O zaman ben de onlarla birlikte boğulacaktım. Sadece eşimi yalnız bırakmadığım için hayatta kaldık. Çünkü karanlıkta diğer arkadaşlarla birbirimizi kaybettik. Biz otelin arkasından çıkabildik.

‘SÖZDE AYDINLAR!’

Şehir giriş çıkışları tutulmadığı ve kontroller yapılmadığı için katliamı gerçekleştiren bütün katiller kaçmış değil mi?

Biz sabaha kadar emniyet müdürlüğünde olduğumuz için sokakların durumunu bilmiyorum ama giriş çıkışlarda hiçbir denetim yapılmadığı için herkes kaçmış. Öğleden sonra iki sıralarında otele gittik. Yanmış otelden eşyalarımızı topladık. Bu arada belirtmek istediğim çok önemli bir nokta var. Aziz Nesin’in son dosyası “Onursal Doktor Olamamanın Onuru” otelde kalmıştı. Aziz Nesin’in arkadaşı Aydan Kop benden rica etti. “Bizim bu dosyaya ulaşmamız lazım” dedi. Biz emniyet müdürlüğünden dışarı çıkarılmıyorduk. Dışarı çıkmamıza izin verilmiyordu. O sırada, emniyet müdürlüğüne gazeteci olarak Hasan Cemal ve Cengiz Çandar gelmişlerdi. Onlar, sözde aydın ve sözde gazeteci kimlikleriyle Aziz Nesin’e sahip çıkarlar diye düşünerek dedik ki “Biz dışarı çıkamıyoruz, Aziz Nesin’in son dosyası Bond çanta içinde otelde kalmış, biz kendi çantalarımızdan vazgeçtik, o dosyaya ulaşmak için bize yardım eder misiniz?” diye sorduğumuzda, sustular ve ağızlarından tek sözcük bile çıkmadı. Burada “sözde aydın” tavrına dikkat çekmek ve tarihe not düşmek için bunu Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazımda özellikle belirttim. Öğleden sonra, iki gibi bize izin verdiler. Otele giden beş kişi arasında ben de vardım. Bond çantayı elimle koymuş gibi 109 numaralı odadan kendi valizimizle beraber aldım. Dosyayı Aydan Kop ’a teslim ettim. Sonra “Onursal Doktor Olamamanın Onuru” kitap olarak çıktı.

‘OLAYI BASTIRABİLİRLERDİ!’

Bu kalabalığın Sivas’ta oturmayan, özellikle dışarıdan getirilen şahıslar oldukları söyleniyor.

Onu sonradan şöyle duyduk. Sivas’ta 95 Özel Öğrenci Yurdu varmış. Okullar tatil olduğu halde yurt çevreden getirilen militanlarla doldurulmuş. Büyük çoğunluğu İmam Hatip mezunu, kuran kursu öğrencisi, ilkokul mezunu, camilerde şeriat eğitimi gören gençler. Ortaya çıkan tablo bunu gösteriyor. Sokaktaki kalabalığın içinde işportacılar, dilenciler, işsiz güçsüz insanlar olabilir. Eğer polis çok kararlı bir tavırla onların önüne geçseydi, Paşa Camisi’nden Amerikan bayrağı yakan kışkırtmacıların caddeye çıktıkları anda onlara müdahale etseydi, 81 kişilerdi, o anda olayı bastırabilirlerdi. Aziz Nesin’in iki tane polis koruması vardı. Öğleden sonra üç buçuk sıralarında birincisi kayboldu, diğeri beş sıralarında ortadan yok oldu. Bizi bir tek Komiser Mehmet Bey sonuna kadar terk etmedi. O gün orada olan ve olaya müdahale etmeyen herkes için idari soruşturma açılması gerekiyor. Oraya askerden yardım istediği halde, özellikle yardım göndermeyen dönemin Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk hakkında da soruşturma açılması gerekiyor. Zaten hemen Ağustos’ta Tuğgeneral Ahmet Yücetürk’ü emekli ettiler. Yargılanması gerekiyordu. Yargılanmadı.

‘BASİTLEŞTİRDİLER’

Yetkilerini özellikle kullanmayan siyasilerin tavrı da en az katiller kadar korkunç. Öyle değil mi? Mesela dönemin Başbakanı Tansu Çillerin “ilgisiz, umursamaz tavrı” için ne söylenebilir?

Tansu Çiller “Oteli saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır” diye bir açıklama yaptı. Mesut Yılmaz “Kayserispor ve Sivasspor maçında da çıkan bir arbedede 42 kişi ölmüştü” diye olayı basitleştirerek, önemsemeyen bir açıklama yaptı. Mesut Yılmaz, Sivas’ta yakılan aydınların ve sanatçıların ölümünü maçta çıkan arbedeyle karşılaştırarak “bunlar münferit olaylar” demiştir. Ama daha sonra aynı Mesut Yılmaz, Avrupa Konseyi Parlamentosu’nda laikliğin tehlikede olduğunu irtica tehlikesinin varlığından söz ediyor. Demirel “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin. Yani halka müdahale etmeyin” dedi. Erdal İnönü “Devlet yanınızdadır. Korkmayın. Devlet güçlüdür. Her şey düzelecek” gibi laflar etti. Aşağı yukarı aynı lafları Tansu Çiller’de söyledi. Ertesi sabah kurtulanlar adına arkadaşlara sorarak hazırladığımız basın açıklamasında, kuvvet komutanlarının, Doğan Güreş Paşa’nın yanında Erdal İnönü’yü suçladım. Erdal İnönü’nün yüzüne karşı “Sayın Erdal İnönü’de Tansu Çiller’in fotokopisi gibi konuşuyor” dedim. Anlayışla karşıladığı halde burada SHP’lilerin ilçe ve belediye başkanlarının toplantısında bana olayları anlattırdıkları sırada aynı şeyi söylediğimde, bana büyük tepki gösterdiler. “Siz, bizim genel başkanımızı nasıl eleştirisiniz” diye. Ben de “benim görevim eleştirmek, gördüklerimi söylemek” dedim. Kendimizden saydığımız insanların da “demokrasi sakatlıkları” var. Bütün bu insanların eksik bir demokrasi anlayışları var.

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner177
22°
açık
Anket Tümü
'Yeni normal'e geçişi erken buluyor musunuz?