Şehir Plancısı Sabuktay: ‘Çeşme Projesi, İzmir’in ‘Kanal İstanbul’udur’

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'un “Dünya’da örnek gösterilecek bir proje!” olarak değerlendirdiği Çeşme Turizm Projesi’ni Şehir Plancısı ve siyasal iletişimci Ali Sabuktay’la konuştuk. Sabuktay, "Yüzde 97’si kamuya ait olan bölgenin neredeyse yarısı, 2017 öncesinde 1. Derece Doğal Sit olarak tanımlanmış. Bu karar 2017’de değiştirilmiş," bilgisini veriyor ve ekliyor: Çeşme Projesi, İzmir’in Kanal İstanbul’u.

ÇEVRE 30.09.2020, 11:58 30.09.2020, 12:06
Şehir Plancısı Sabuktay: ‘Çeşme Projesi, İzmir’in ‘Kanal İstanbul’udur’

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yatırım İşletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan Çeşme Turizm Projesi ile ilgili süreç devam ederken, projeyle ilgili tartışmalar da gündemdeki yerini koruyor.

Geçtiğimiz günlerde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İzmir Ticaret Odası’nda düzenlenen toplantının ardından yaptığı açıklamada, Çeşme Projesi'nin plan aşamasına geldiğini söyleyerek, 10 aylık süreçte projenin sonuçlanacağını duyurdu. İzmir, Urla ve Çeşme’deki sivil toplum kuruluşları ise özgün coğrafyası, tarihi, kültürel, arkeolojik ve doğal nitelikleriyle çok çeşitli bir yapıya sahip olan Yarımada’nın doğal dengesinin tamamen tehlike atına gireceği endişesi içinde.

Türkiye’de, kamuoyunun 25 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanan acele kamulaştırma kararıyla haberdar olduğu ve Bakan Ersoy’un “Dünya’da örnek gösterilecek bir proje!” olarak değerlendirdiği  Çeşme Turizm Projesi’ni, İzmir'de Ahmet Priştina ve Aziz Kocaoğlu dönemlerinde başkan danışmanlığı görevini yürüten  Şehir Plancısı ve siyasal iletişimci Ali Sabuktay’la konuştuk.

‘ASLINDA ORTADA BİR PROJE YOK’

İsterseniz öncelikle kısaca “projenin” kendisinden bahsedelim...

Ağustos 2019’da bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla “Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi” ilan edildi. Şubat 2020’de yeni bir kararla bölge sınırları genişletildi. Kültür ve Turizm Bakanı’nın İzmir’de düzenlediği ikna toplantılarından basına yansıyanlar dışında proje hakkında doğru dürüst bir bilgi yok. Yani aslında ortada bir proje filan yok, merkezi iktidarın turizm potansiyeli yüksek bir bölgedeki topraklar üzerinden kaynak yaratma ve servet transfer etme kararlılığı var. Bu anlamda örneklerini Karadeniz yaylalarından Muğla’ya kadar gördüğümüz çok tipik bir uygulama. Bir arkadaşımın deyimiyle, “Çeşme Projesi, İzmir’in Kanal İstanbul’u”.

‘BAKANIN EN BÜYÜK VAADİ YATIRIM VE İSTİHDAM’

Peki, projenin vaatleri neler?

Bakan Ersoy’un dediklerinden projenin temel “vaatlerini” şöyle sıralayabilirim: Bölge çok sayıda parsele bölünerek, parsel bazında turizm yatırımcılarına tahsis edilecek. Bir milyar doları bulacağı varsayılan tahsis geliriyle, içme-kullanma suyu temini de dâhil olmak üzere, bölgenin altyapısı yapılacak. Başka bir deyişle, altyapı bedeli karşılığında son derece değerli kamu alanları sermayeye aktarılacak. Bakanın en büyük vaadi yatırım ve istihdam. Bölgede en az 100 bin kişi istihdam edileceği dillendiriliyor. Projenin ana gövdesini 20 adet golf sahası oluşturuyor. Çoğu Belek’te olmak üzere Türkiye’de toplam 24 adet golf sahası var. Bu bölgeyi uluslararası golf destinasyonu haline getirmek istiyorlar. Örnekleri incelediğimizde 27 delikli standartları karşılayan bir golf sahası ortalama 150 hektar alan üzerine kuruluyor. Yani projenin 3000 hektarlık bölümü golf sahalarına ayrılacak. Bu rakam alanın yaklaşık beşte birine denk düşüyor. Destinasyon olabilmek için en az üç saha olması ve bir sürü koşulu yerine getirmek lazım. Bu turizm türünde yapım maliyeti görece düşük, asıl zor olan uygun yer bulabilmek ve arsa maliyetini karşılayabilmek. Bakan, bu bölgeyi her açıdan ‘uygun’ arazi haline getirmeyi amaçlıyor. Ayrıca, sağlık turizmi, kongre merkezi, temapark, film platosu, yat limanı, oteller, motorsport pisti gibi birçok tamamlayıcı fonksiyondan söz ediliyor.

‘YÜZDE 97’Sİ KAMUYA AİT OLAN BİR BÖLGE BURASI’

Yarımada hakkında bize bilgi verir misiniz? Proje Yarımada’nın ne kadarını kapsıyor?

“Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi” 16 bin 624 hektarlık bir alanı kapsıyor. Bu alan, Çeşme Yarımadası’nın yüzde 55’ini oluşturuyor. Alaçatı ile Zeytineli arasındaki alanı ve Ildır civarını içeren, yüzde 97’si kamuya ait olan bir bölge burası. İsterseniz okurların zihninde bölgenin öneminin netleşmesi için biraz da proje alanının niteliğine ilişkin bazı sayılar vereyim: Bölgenin neredeyse yarısı, 2017 öncesinde 1. Derece Doğal Sit olarak tanımlanmış. Bu karar 2017’de değiştirilmiş. Şu anda nitelikli doğal koruma alanı 2157 hektar, sürdürülebilir koruma alanı 2116 hektar. Arkeolojik alan büyüklüğü de 316 hektar. Ayrıca proje alanının dörtte birinden fazlası orman ve çoğunluğu bölgenin karakteristik bitkisi zeytinliklerden oluşan önemli bir tarım rezervi bulunuyor. Proje karayla da yetinmiyor, Alaçatı ve Ildır bölgesinde 47 km’lik kıyıyı ve 2000 hektara yakın deniz alanını da kapsıyor.

‘İKTİDARIN GÖZÜNDE BÖLGEYİ CAZİP KILAN, EL DEĞMEMİŞ OLMASI’

Proje için seçilen alan özelinde ekolojik, arkeolojik ve tarihi değerler neler? Bu proje hayata geçirilirse Yarımada’ da biz neleri kaybederiz?

Ali Sabuktay

Proje alanı doğal yaşam bütünlüğü çok az bozulmuş bir habitat. Bölge arkeolojik açıdan da zengin; on iki İon devletinin en önemlilerinden olan Erythrai, Ildır’da yer alıyor. İktidarın gözünde bölgeyi cazip kılan nokta bu el değmemişlik hali. Onlar baktıklarında tilkilerin, domuzların, kerkenezlerin yaşadığı, makilik ve bataklıklardan oluşan, denize kilometrelerce kıyısı olan bomboş uçsuz bucaksız bir arazi görüyorlar. Üstelik kamulaştırma gibi dertler de yok, neredeyse tümü hazinenin. Havaalanına yakın, İzmir’e yarım saat, Çeşme ve Alaçatı’nın yanı başında. Uğraşmadan, kolay pazarlanacak milyonlarca metre kare toprak. Ülke coğrafyasını satılacak mal olarak gören merkezi yönetim için en az Kanal İstanbul, Gökova kadar iştah kabartan bir yer Çeşme Turizm Bölgesi.

Bölge, Doğa Derneği’nin 2006 yılında yaptığı çalışmada, “Özel Doğa Alanı” olarak tanımlanmış. Sığacık Körfezi’ne bakan kıyıda kumsallar, küçük bataklıklar, makilikler yer almakta. Birçok nadir ve tehlike altında tür bu bölgede yaşıyor. Yörede endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür var. Örneğin, ender görülen “orcislectea” adlı orkide bu civarda yaygın. Bölgede yüz yirmi kuş türü bulunuyor. Soyu risk altında olan tavşancıl, bıyıklı doğan, küçük kerkenez gibi kuşların yaşam alanı burası. Ege Bölgesi’nde sırtlanın ve karakulağın yaşadığı nadir alanlardan birisi. Akdeniz Foku’nun korunması için belirlenen beş öncelikli alan arasında. Bölgede mutlak, dikili ve marjinal olmak üzere toplam 1600 hektar civarında tarım alanı bulunmakta; ağırlıklı olarak bu yörenin kadim ürünleri olan kavun, zeytin ve enginar yetiştirilmekte.

Başka bir tehdit ise içme ve kullanma sularına ilişkin. Yarımada su kaynakları yönünden yetersiz. Başlıca iki su kaynağı olan Alaçatı Barajı’nın havzası ve koruma kuşağı ile Ildır derin kuyuları proje alanı içinde, dolayısıyla risk altında. Zaten Ildır’daki yeraltı suları aşırı derecede tuzlanmış vaziyette. Yazın artan talebi karşılamak için baraj suyuyla karıştırılarak kullanılıyor. Ayrıca 3200 hektar golf sahası ve 100 bin kişilik yeni nüfus düşünüldüğünde su sorunu iyice karmaşıklaşıyor. Bakan, proje için ihtiyaç duyulan suyun deniz suyunun arıtılmasıyla sağlanacağını söyledi. Orası da ayrı muamma…

‘PARASI OLANIN TATİL YAPTIĞI BİR ALAN YARATILACAK’

Su meselesinden bahsetmişken, golf sahasının yaratacağı sorunlar neler?

3000 hektar golf sahası demek, bir o kadar çimlendirilmiş alan demektir. Kadıköy ya da Konak ilçelerinden büyük bir alandan bahsediyoruz. Hadi suyu denizden sağladınız. Bu devasa alanı çimlendirmek için gereken toprak nereden ve nasıl sağlanacak? Büyük olasılıkla tarım toprakları kaynak olarak kullanılacak. Bu da ayrı bir yıkım oluyor. Alanın özellikleriyle ilgili daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler söyleşinin sonunda linkini vereceğim kaynaklara bakabilir.

Projede önerilen bütün kullanımlar üst sınıflara yönelik tasarlanmış. Zengin olmayan bir İzmirli ancak 100 bin kişilik istihdamın bir parçası olarak girebilir o alana. Bölge sıradan insanların, rekreasyon ihtiyacına, günübirlik kullanıma kapatılacak böylelikle. Parası olanın tatil yaptığı bir alan yaratılacak. Bu açılardan bakıldığında, Çeşme Projesi’nin bölgedeki biyolojik çeşitliliğe, kadim yaşam biçimine, çevre ve yaşam değerlerine büyük zarar verecek bir pazarlama, satış projesi olduğu söylenebilir.

‘İZMİRLİLERİN ÇOĞUNUN ÇEŞME PROJESİNDEN HABERİ YOK’

Projeye gelen tepkiler hangi kesimlerden ve gerekçeleri neler?

Mart 2020’de TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP Derneği ve 107 kişi yürütmenin durdurulması ve iptali için dava açtı. Halen bu dava sürüyor. TMMOB projeyi çeşitli disiplinler açısından değerlendiren ve eleştiren “Çeşme Turizm Projesi Ön Değerlendirme Raporu”nu hazırlayarak kamuoyuyla paylaştı. Konuya duyarlı kişiler ve gruplar farklı platformlarda toplantılar yaparak ya da yazarak, konuşarak duyarlılığı arttırmaya ve İzmirlileri tehdidin büyüklüğü konusunda uyarmaya çalışıyor. Fakat tüm bu çabaların yetersiz kaldığı bir durum yaşanıyor. Siyasi partilerden, yerel yönetimlerden ve kentlilerden belirgin bir karşı çıkış yok. İzmir gibi, kentsel mücadelelerin ve çevre hareketinin önemli bir gelenek yarattığı bir yerde bu manzarayı yorumlamak zor; Kordon Yolu’ndan, Bergama altın madenine kadar birçok başarılı direniş yaşandı bu kentte. Şu anda İzmirlilerin çoğunun Çeşme Projesi’nden haberi dahi olduğunu sanmıyorum.

‘KİMSENİN HUKUKİ BİR SONUÇ BEKLENTİSİ KALMADI’

Bu durum neden kaynaklanıyor sizce?

Ülkenin durumuyla ilgili genel nedenlerin payı olabilir. İktidarın her türlü muhalefeti ortadan kaldırmaya çalışması, medyanın hali, insanlarda oluşan bıkkınlık, koşullara uyum gösterme vs. Ayrıca, çevre mücadeleleri politik olarak başlamasına rağmen genellikle bir hukuki zaferle sonuçlanıyordu. Ya bir idare mahkemesi, yürütmeyi durdurma kararı alıyor ya da uygulama Danıştay’dan dönüyordu. Şimdi kimsenin bu koşullarda hukuki bir sonuç beklentisi kaldığına inanmıyorum. O da baştan umut kıran bir faktör…

‘İKTİDAR, İZMİR’DE FARKLI BİR YÖNTEM İZLİYOR’

Peki, İzmir’e ve bu projeye özgü nedenler de var mı sizce?

Evet, İktidar bütün kararlarında kimseye danışmadan dayatmacı bir tutum izlemeyi adeta bir namus meselesine çevirmişken, İzmir’de farklı bir yöntem izliyor. Kültür ve Turizm Bakanı sık aralıklarla İzmir’e gelerek, Ticaret Odası Başkanı gibi buradaki aktörlerine de dayanarak çeşitli kesimlerle toplantılar düzenliyor, basınla ilişki kuruyor. Yani burada, Kanal İstanbul’da, Kazdağları’nda olduğu gibi, sadece zora dayanarak değil, “rıza” üreterek de çalışıyorlar. Bu yapılanların gerçek bir müzakere olmadığı, tepede alınmış ve talimatı verilmiş bir kararın kötü bir pazarlama stratejisiyle yutturulmaya çalışılması olduğu aşikâr. Mesela, ilk toplantılara çağrılan TMMOB, eleştirel tutum alınca sonraki toplantılara dâhil edilmedi. Bakan Ersoy, kente çeşitli şekerler dağıtıyor. Çeşme Projesi’nin İzmir için yapıldığı algısını yayıyor. Buradan elde edilecek tahsis gelirinin bir kısmının Agora kazılarında ve Kemeraltı’nın iyileştirilmesinde kullanılacağını söylüyor. Zaten yapmaları gereken ama on sekiz yıldır yapmadıkları işler için kaynak müjdesi veriyor. Oysa, Ahmet Piriştina zamanından beri bölgedeki bütün arkeolojik çalışmalar ve önemli restorasyon projeleri zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından finanse ediliyor. Bakan’ın yaymaya çalıştığı mistifikasyon, ikna olmaya teşne kesimleri kolayca ikna etmeye yarıyor. Karşı çıkması muhtemel kesimleri de ya tereddüde sevk ediyor ya da hareket alanlarını daraltıyor.

Çeşmelilerin önemli bir kısmı yöreye yapılacak büyük bir turizm yatırımının kendi geleceklerini de olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyor olabilir. Bir de birkaç yerleşim dışında bölgenin iskan dışı olmasının yarattığı handikap var. İzmirlilerin sıkça kullandığı bir alan değil. İnsanlar orayı deneyimlemediklerinden belleklerinde bir karşılığı yok. Bina, asfalt yol olmadığı için o bölge boş addediliyor. Halbuki orada binlerce yıldan beri süren ve insan müdahalesi olmasa sürecek bir yaşam var. Yerleşim olmadığı için bölge çok rahat boş olarak tanımlanıyor ve oraya yatırım getirilerek boşluğun herkesin çıkarına doldurulacağı vaat ediliyor. Bu yaklaşıma karşı olanlar ise, kolayca “kentin yararına her yeniliğe karşı çıkan zümreler” olarak damgalanabiliyor.

Mevcut atmosferin siyasi aktörleri de etkilediği düşünülebilir. Yerel yönetimler ihtiyatlı davranıyor, toplantılara katılıp durumu gözlemeyi, diplomatik açıklamalar yapmayı yeğliyor bu aşamada. Bakanlığı karşılarına almak istemiyor da olabilirler. On gün kadar önce yapılan son toplantıda doğayı koruma hassasiyetiyle çalışmaları sürdürmek konusunda Bakan’la mutabık olduklarını belirttiler. Ancak mutabık kalınan noktaların ne olduğu açık değil. Her iki taraf da birbirlerini çok zorlamak istemiyor sanki bu aşamada. İyimser bir yorumla, zamana oynadıklarını düşünmek mümkün. Basından izlediğim kadarıyla Orhan Sarıbal ve Kani Beko haricinde projeye karşı çıkan CHP milletvekili olmadı. Parti örgütlerinin de bir itirazını duymadım. Ama bütün bunlar yine de durumu tam açıklamıyor. Galleria direnişi CHP’li Belediye Başkanı Yüksel Çakmur’a karşı yapıldı, Kordonyolu için tümüyle sivil dinamikler harekete geçmişti, Bergama altın madeni aynı şekilde... Dolayısıyla, siyasiler ya da yerel yönetimler olmadan da çok şey yapılabilir. Fakat henüz yeterli sivil inisiyatif açığa çıkmadı. Güçlü bir yurttaş girişimi oluşursa şu an farklı nedenlerle çekingen duran yapı ve kişiler de harekete geçecektir.

‘YARIMADA’NIN YARIDAN FAZLASI HALKA KAPANACAK’

Sizce bu projenin hedef kitlesi kimler?

İktidar sözcüleri projenin hedef kitlesi olarak İzmir ve Ege Bölgesi’ni lanse ediyorlar. Eğer her şey yolunda gider ve tahayyülleri gerçekleşirse, Çeşme Yarımadası’nın yarıdan fazlası halka kapanacak, parası olanların konakladığı bir tür ‘istisna mekânı’ halini alacak. Ortalama yurttaşlar ise ancak yoldan geçerken arabanın penceresinden bakabilecek.

Bir de sorunun öbür boyutu, gizli hedef kitle var. İktidarın sipariş üstüne iş yaptığını, bir proje oluştururken sahibinin de önceden belli olduğunu onlarca örnekten biliyoruz. Bakan’ın bir an önce işi kotarma telaşı da bu duruma işaret ediyor. Birçok yerde olduğu gibi, Çeşme için de Katar sermayesinin devrede olduğu yaygın bir söylenti. Bu kadar hukuksuzluğun ve belirsizliğin olduğu bir ortama Batılı sermaye gelmeyeceği için bu varsayım mantıklı gözüküyor.

‘BİZE PLAN DEĞİL, PİLAV LAZIM’ GELENEĞİNİN İZLERİ GÖRÜLÜYOR’

Proje, İzmir ve Yarımada’daki yerel yönetimin benimsediği gelişme planları ile vizyon ve uygulama prensipleri açısından ne kadar uyumlu?

Bu alanı da kapsayan çok sayıda fiziki plan ve strateji belgesi üretildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 1/25.000 ölçekli “İzmir Çevre Düzeni Planı” ve Bakanlığın hazırlattığı 1/100.000 ölçekli “İzmir-Manisa çevre Düzeni Planı” temel fiziki planlar. 1/100.00 ölçekli plan, birçok eleştirilecek nokta içeriyor. Şehir Plancıları Odası dava açtı. Bütün olumsuz yönlerine rağmen plan, bu bölge için korumaya yönelik kararlar getirdi. Ayrıca yine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptırdığı “İzmir İli Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetim ve Planlama Projesi” mevcut. İYTE, Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerinin yerel aktörlerle ortak hazırladığı “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi” bu bölgedeki turizm etkinliğinin nasıl olması gerektiğine dair ilkeleri de içeren önemli bir stratejik metin. Bütün çalışmaların ortak paydası, bu alanın doğal niteliğinin korunması gerektiğine ilişkin yaklaşımlar içermesi.

Ancak Çeşme Projesi’ni oluşturanlar için bu belgelerin bir önemi ve bağlayıcılığı olmadığı anlaşılıyor. Bakan, son toplantısında çevre düzeni planından, uygulama imar planına kadar inen ölçeklerdeki planları on ay içinde akademisyen ve tasarımcılardan oluşan bir grupla tamamlayacaklarını belirtti. Kenti ve hinterlandını kapsayan planlardan bağımsız olarak bir tür mevzi plan ve uygulama projelerini yapacaklar. Düşünün, kentin içinde 100 bin kişinin sürekli yaşadığı, on binlerce kişinin konakladığı, bir sürü işlevin yer aldığı bir kent yaratıyorsunuz ve bunu bütünsellik gibi planlamanın temel ilkelerini göz ardı eden bir küstahlıkla yapıyorsunuz. Bu yaklaşımda bir yandan Türkiye sağının “bize plan değil, pilav lazım” geleneğinin izleri görülürken, diğer yanda münhasıran bu iktidarın bilime ve akılcı düşünceye karşı tutumu görülüyor.

Size mevzuatla nasıl oynadıklarına dair güncel bir örnek de vereyim. Birçok alanda yerel yönetimlerin yetkilerini kaldırıp bakanlıklara devrettiklerini biliyoruz. Çeşme Projesi için yapıldığı açık olan, 8 Ağustos tarihli yeni bir yönetmelik değişikliğiyle “Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri ile Turizm Merkezleri” kapsamındaki kıyı ve orman alanlarını, turizm tesis alanı lejantıyla yapılaşmaya açtılar. Bu alanlardaki düzenlemeye belediyeler de müdahale edemeyecek. Böylece Çeşme Projesi’nin önündeki son hukuki engel de kaldırıldı, kıyı ve orman talanı yasal hale geldi.

‘BU YATIRIMA KARŞI ÇIKMAK BİR YURTTAŞLIK GÖREVİ’

Son olarak: Projeye karşı çıkanlara yönelik yapılan “yatırımı engelliyorlar” eleştirileri için neler söylemek istersiniz?

Bu sözler, sağ siyasetçilerin ve iş çevrelerinin sakız haline getirdiği klişeler. Ben de bir karşı soru sorayım. Bu alanda yatırım olmasa ne olur, kim ne kaybeder, ne kazanır? İzmir’de yeterince turizme ayrılmış alan var. Bunların bir kısmı çok az kullanılıyor. Çeşme Belediye Başkanı geçenlerde, doksan güne sıkışmış turizmi tüm yıla yaymaktan bahsediyordu. Çeşme turizminin tıkanmışlığı yıllardır süre gelen tercihlerle ilgili. Bütün kıyılar ikincil konutlarla dolmuş vaziyette, tesisler yetersiz ve işlevsiz. Çeşme’nin turizm deseni, yerli turisti hedefliyor. Bir şeyler yapılacaksa kamu arazilerini satmaktan önce bu durumu iyileştirmek lazım. Kimsenin ekonomik gelişmeye, kalkınmaya karşı çıktığı yok. Yarımada’nın kalkınması için “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi” önemli ipuçları sunuyor. Öncelikle varlıklara odaklanan, onları koruyan, yeniden işlevlendiren bir çerçeve hedeflenmeli. Toprağı, denizi, kültürü, biyoçeşitliliği, tarihi ve yörenin kapasitesini dikkate alan kalkınma çözümleri düşünülmeli. Binlerce yılda oluşan nadir Akdeniz taksonlarının üstüne golf sahası inşa etmek isteyenlerin yapacağı yatırıma karşı çıkmanın bir yurttaşlık görevi olduğuna inanıyorum.

Tarım alanları arasında yaya aksları, yerel lezzetlerin satıldığı küçük tesisler türünden uygulamalar, tarım ile turizmi birleştirecek müdahaleler olabilir. Tarım alanlarının çift işlevli kullanıldığı başarılı uygulamalar bölgede var. Örneğin, Urla’da yörenin bağcılık geleneği yeniden yorumlanarak hem butik şarap üretimi önemli bir atılım yaptı hem de bağ yolu güzergahı ile agroturizm etkinleştirildi. Aynı biçimde niye proje bölgesinde, işlikleri, lokantaları ve satış noktalarını içeren bir zeytin rotası oluşturulmasın? Kırsal turizm, agroturizm, ekoturizm bölgenin yapısıyla uyumlu faaliyetler ama bunların geliştirilmesi, varlıkların korunmasına bağlı. Alanın doğal ve kültürel envanteri hazırlanabilir, böylece yöredeki varlıklar bütünlüklü bir biçimde kayıt altına alınabilir. Yaban hayatını olumsuz etkilemeyecek doğa turizmi yöntemleri geliştirilebilir. Bisiklet ve doğa yürüyüş rotaları oluşturulabilir. Benzer bir sürü öneride bulunulabilir. Fakat tekil olarak bu alana odaklanan çözümler bütünlüklü olmayacaktır. Urla, Seferihisar, Karaburun, Çeşme ölçeğinde düzenlenecek bir turizm masterplanının hazırlanması kaynakların ve kapasitenin doğru kullanılmasını sağlayabilir.Tabii,öncelikle doğal-kültürel varlıkları önemseyen bu tür çözümleri düşünebilmek ve geliştirebilmek için, kamu toprağını arsa olarak gören bu pazarlama projesini durdurmamız lazım. (Nuray Pehlivan- GazeteDuvar)

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü
banner96
banner177
17°
açık
Anket Tümü
İzmir'de de başlayan MHP'nin 'askıda ekmek' kampanyası hakkında ne düşünüyorsunuz?