Yola çıkarken  gidip gitmemekte kararsızdım.

Gidersem geçmişe düşmekten korkuyordum.Yolda bir ara öfkeli bir belediye otobüs şoförünün peşine takıldım. Koca araca türlü kıvrak manevralar yaptıracak kadar öfkeliydi.

Nasıl da sıkışıyordu trafik, eski ve dar yollar, nasıl da üzgündü caddeler. Gelmemeliydim. Hayalinden, git diyen benden ve gitme diyen benden başka bir dördüncü kişi daha vardı. Kontrol tamamen onun elindeydi ve gelmiştim.

Seninle geldiğimiz gün "ne güzel ya ziyaretçilerden başka yolu kısaltmak için de biniyormuş  insanlar buna" demiştin. 

Yukarı çıkarken şarkı başladı. Daha doğrusu kaldığı yerden devam etti. Tüm başlangıçlar böyle galiba diye düşünmüştüm. O gün de söylemedim.

"Bak onun şarkılarına Türkçe sözler yazmışlar" demiştin çıkarken; şarkı da yükseliyordu. 

Durduk birden. Asansör değil zaman makinesi durmuştu.Ters taraftan açıldı makinenin kapısı.

Bu caddede hatta bu şehirde bir anafor vardı ve tüm şehri içine çeken geçmişe sürükleyen bu anaforun merkezi sanki bu makineydi.

Sonra asansörden inince sen evlerin aralarından denizi görmeye çalışmıştın, bense üzerilerinden. Seninle hep farklı değil miydik? Binaların üstündeki çanak antenlere, balkonlarda asılı çamaşırlara takılmıştım. Sense gülerek "Kendin oluşturmadığını, istemsizce parçası olduğun şeylerden neden rahatsız oluyorsun ki?" demiştin. "Dünyanın hepsi hepsi öyle ona bakarsan" diyememiştim. Üzülürsün diye, bugün de demeyeceğim. O gün de şimdiki gibi 3-4 demirli 3-4 hareket eden gemi vardı.
                                                                                                                             ***
Üzerine sevgi sözleri yazılı ateş tuğlalarıyla ve beyaz dövme demir korkuluklarla ayrılıyorduk şu andan ve gelecekten. 
                                                                                                                             ***

"Aaa aşağı baksana küçük bir bahçe ve bahçede oyun parkı var ne güzel ya bu tarihin içinde" demiştin.

Bütün ölüler çocuktu bir zaman gibi talihsiz bir şeyler söylemiştim, bozulmuştun.

Bütün gemilerden hızlı bir feribot geçti kıyıya paralel...

Sana ulaşmamın imkansız olduğunu anladım o zaman, aynı sularda ve farklı yönlerdeydik, hatta bir süre yan yana gitmiştik. Hatta bunların hepsi de çok çok geçmişte kalmıştı. 

İçeride kalabalık vardı. Bir gezi kafilesi, 30 kişi kadarlardı. Her birisi tek tek ve yanındakini dinlemeden "20 dakikamız var kahveler yetişir mi?" diyordu. Ne kadar geçmişte durduklarını bilmiyorlardı.
                                                                                                                               ***
Bugün bomboş burası. Belki saatten, belki ben görmüyorum insanları. Kahvemizi içeceklerini bile bile gülerek kahve söylemiştik. Gene söyledim. Sen sigara içmek için dışarı çıkmıştın.

Kıyıya yakın ama denize sırtı dönük balkonlardan bir yaşlı kadın da çatı katı evinin balkonuna çıkmıştı. O da sigara içiyordu. Sen de o tarafa bakıyordun ama görmüş müydün kadını bilmiyorum.

Neden geldim, gelmemeliydim. Japon'a benzeyen bir genç kızın kucağına koşmaya çalışmıştı zar zor yürüyen bir bebek, bana onu göstermiştin.       

Bense deri ceketli güzel bir kıza bakıyordum. Belki annesiydi çocuğun. Şimdi kahvem bitti ve tekrar asansöre binemeyeceğim sanırım.
                                                                                                          ***
Şimdi seni burada bırakıp yürüyerek inmeliyim, yapabilirsem...