Netflix’in en pahalı filmiymiş bu. Kesenin ağzını açmışlar ama hikâyeyi açamamışlar.  Üstelik de bir roman uyarlaması. Son yılların popüler yazarlarından Mark Greaney’nin ilk romanıymış. 2009’da yayımlanınca bu kitap, maşallah pek bir satılmış. Hemen de Hollywood radarına girmiş. 2011’de haklarını alıp filme dönüştürmek için kolları sıvamışlar. Başlarda filmi James Gray’in yönetmesi düşünülüyormuş. (Soyadından dolayı herhâlde.)  Nedense vazgeçmişler, proje hazırlık aşamasında sürünmeye devam etmiş. Sonra devreye Avengers’ın yönetmenleri Russo Kardeşler girmiş. Senaryoyu onlar yazacakmış. Yazmakla kalmamışlar, yönetmişler de. Ve ortaya bu film çıkmış. Tabii muhtemelen senaryo da epey elden geçmiş, değişimlere uğramış.

Her şeyden önce şunu söylemem gerek, eğer filmin uyarlandığı kitap da film gibiyse ‘bu ne biçim roman?’ diye sormak isterim. Kitapları okumadım, sadece filmden yola çıkarak yorum yapıyorum. Fakat bu filmdeki hikâye nedir böyle Allahaşkına? Yazar Greaney, yıllarca Tom Clancy ile de çalışmış (ki Clancy bu tür casusluk gerilim romanlarında epey başarılı bir isim) onun Jack Ryan karakterini sürdüren yapıtlar kaleme almış. Fakat bu Gray Man gerçekten nasıl bir zekânın ürünü, hayret ediyorum doğrusu.

ÇİZGİROMAN TARZININ ETKİSİ

Bunda bir sebep de filmin romandan çok çizgi roman tutumuna yakın durması. Bu acaba yönetmenlerin Marvel’dan başka bir şey görmediği günlerin etkisiyle mi böyle bilemiyorum. Karakterlerin sığlığı, inandırıcılıktan yoksun olaylar, ancak çizgi romanvâri bir ortama yakışıyor gibi. CIA’nın üst kademesinden Donald Fitzroy diye bir adam Sierra diye bir program başlatmış, hapishanelerdeki yetenekli suçluları bulup yetiştiriyor. Ve ne hikmetse birkaç yıllık eğitimden sonra bu elemanlar müthiş yetenekli casuslara dönüşüyor. Casus dediysem elbette James Bond dönemine ait teknik ve bilişsel donanımlar değil söz konusu olan. Bunlar daha çok Görevimiz Tehlike ajanları ile her türlü aletle adam öldüren John Wick karışımı tipler. Ryan Gosling de filmde bunların en namlısı  Altı’yı canlandırıyor. Sierra Altı. Karizmatik Gosling’in böyle bir rol üstlendiği ilk aksiyon filmi bu. Daha öncekiler (Sürücü gibi) oldukça stilize, farklı anlatımlarıyla aksiyon sineması türünün dışında yapımlardı. Gosling üzerine düşeni yapıyor, yapmıyor değil. Ama çok inandırıcı bir tipleme olduğu söylenemez. En azından ben bu rolde onu bir türlü kabullenemedim. Çünkü babasını öldürüp hapse girmiş bir karakterden böylesine yetenekli bir saha ajanı çıkmasını inandırıcı bulmadım. Bu maalesef öykü akışında büyük bir engel. Film ilerlerken Altı hakkında hemen hiçbir şey de bilmiyoruz. Geçmişe dair bir iki geri dönüş var, babası ve kardeşiyle ilgili anılar ama bunlar karakteri oluşturmakta yetersiz. Belki devam filmlerine saklamak istemişlerdir.

ZEKA YOKSUNU OPERASYONLAR

Hikâye CIA içindeki bir dönüşümle alakalı. Altı’nın patronu görevinden uzaklaştırılmış. Denny Carmichael diye biri gelmiş. O da tek tek Sierra ekibini temizletiyor. Çünkü ekipten birinin elinde yasadışı eylemler yapmış olan yeni başkanla ilgili bilgiler varmış. Bir taşıyıcı bellek içinde. Ve tabii ki şifreli. Bizim Altı, görevi tamamlayıp belleğe ulaşınca doğrudan hedef hâline geliyor. Ve bir kaçış başlıyor. Carmichael de yakın dostu Lloyd Hansen’i yardıma çağırıyor. Bu Hansen psikopatın önde gideni. CIA operasyonlarına dışarıdan katılıyor, taşeron olarak. Ama Harvard mezunuymuş. Kurbanlarına Schopenhauer’in acı felsefesinden filan bahsediyor. Senaristler egzantirik bir kötü karakter inşa etmekten maalesef bunu anlayabilmişler. İnsanları acımadan öldüren, işkencenin her türlüsünü bilen bu tiplemeyi filmde Chris Evans canlandırıyor. Herhâlde Kaptan Amerika olarak anılmak istemiyor artık. Buradaki o üşütük, çılgın ve vahşi tipi canlandırmayı başarıyor da ama işte karakter o kadar güdük bırakılmış ki motivasyonunun ne olduğunu bilemediğimiz için benimseyemiyoruz. Üstelik bu başına buyruk serseri, operasyonla ilgili yetkiyi üzerine alınca her şeyi abartılı şiddet gösterileriyle çözümlüyor. Prag’da Rudolfinum adlı opera binasının önünde gerçekleşen bir çatışma sahnesi var örneğin. Aksiyona ilişkin iyi kurulmuş sahneler var elbette. Özellikle tramvayda kendisine saldıran tim üyelerini hallettiği sekans gibi. Ama insan bir durup düşünür, hangi kafadan kontak Avrupa’nın en önemli şehirlerinden birinde böylesine saçma ve kontrolsüz bir operasyon yapar ki? Sahne ilerledikçe ‘bu kadar da olmaz’ dedirtiyor.

Tabii kimi aksiyon sahneleri gerçekten keyif vericiydi, özellikle uçaktan kaçış sahnesi ve tramvaydaki sekans için filmi sinemada görmek güzel olabilirdi ama sonuç olarak bunca para harcanmış bir yapımın daha mütevazı bütçelerle çekilmiş  gerilim casusluk filmleri mertebesine bile erişemediğini belirteyim. Bu alanda benim favorim hâlâ Bourne serisi olacak. Ayrıca bu kadar çok para harcanacaksa da ortaya hem türe ait klişelerle dalga geçen hem de aksiyonun hakkını veren True Lies gibi bir şeyler çıkması beklenirdi. Russo kardeşler, belki çizgi roman kalıplarına benzeyen projelerde iyi birer aksiyon yönetmeni olabilirler ama gerçek hikâyeler anlatmaya gelince bunu pek başaracaklarını sanmıyorum. Kısacası onca paraya yazık olmuş.

HAFTANIN ÖNERİSİ

PEDRO ALMODOVAR FİLMLERİ

İşte bu yazın sürprizi bu oldu. Ülkenin sürekli değişen ama her seferinde daha kötüye giden gündemi, ekonomik durumumuz, yaz sıcakları arasında sinemaseverler için en güzel haberlerden biri Almodovar filmlerini beyaz perdede (yeniden) görmek olabilir. Üstelik seçkide neredeyse bir retrospektif oluşturacak kadar film var.

Bu hafta seçkinin ilk kısmını izleyeceğiz. Yani Almodovar’ın ağırlıklı olarak 1980’lerde ve 90’larda çektiği filmleri. Sonraki hafta da bu hınzır yönetmenin 2000 sonrası filmlerinden bazılarına bakacağız. Aslında ilk haftanın filmlerinde Almodovar’la ilgili sizi şaşırtacak epey film var. İlk dönemlerinde güçlü bir anlatma arzusuyla daha keskin anlatılara, pervasız öykülere yer veriyordu. Gerçi yorgunluk nedir bilmeyen Almodovar, 2000’lerden sonra da kendini diri tutarak bir avuç başyapıt üretti. Tıkır tıkır işleyen bu filmlerin en önemli özelliği insan ruhuna dair söyleyeceklerin hiç bitmeyeceğini kanıtlayan, bir yanıyla melankolik bir yanıyla mizahi olarak güçlü, kıpır kıpır öyküler sunmasıydı. Ama elbette özellikle aşk ilişkilerini ve insan kırılganlığını kanıksanmış stereotiplerle işleyen melodramların yapısını ters yüz etmesiyle kalbimizi çaldı Almodovar.  

İşte Almodovar’ın bu hafta karşımıza çıkacak  ilk dönem filmlerinden sekizi:

Kötü Alışkanlıklar (Entre Tinieblas, 1983) Epey tartışılan bu filminde Almodovar, manastırda çalışan rahibelerin uyuşturucu kuryeliği yapmalarını ele alıyor. Farklı özelliklere sahip rahibelerle bizi tanıştıran yönetmen mizah yapısı içinde din eleştirisi sunmayı ihmal etmiyor.

Bunu Hak Edecek Ne Yaptım? (Que He Hecho yo Para Merecer Esto, 1984)  Kocasından kurtuluşu onu öldürmekte bulan bir annenin öyküsünü konu alan film, Almodovar’ın şaşırtıcı dehasının keyifli örneklerinden.

Tutku Kanunu (La Ley del Deseo , 1987) Antonio Banderas’ın rol aldığı ilk film olmasıyla da önemli olan yapım, iki erkek arasında seçim yapması gereken bir eşcinseli merkeze alıyor. Tabii bu arada aşk ve tutku üzerine olabildiğince derinleşiyor.

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar (Mujeres al Borde de un Ataque de Nervios, 1988) Bu son derece komik filmde sevgilisi tarafından terk edilen Pepa’nın ona ulaşma çabası içinde geçen bir gününe bakıyoruz. Hikâyeye dâhil olan unsurlar ve kişilerle bu gün çok karmaşık bir komedi trafiğine dönüşüyor.

Yüksek Topuklar ( Tacones Lejanos, 1991Marisa Paredes’in yine döktürdüğü bu filmde ünlü bir pop şarkıcısı yıllar sonra Madrid’de televizyon sunucusu kızıyla buluşur. Bu üçgende bir de âşık bir yargıç vardır.

Kika ( 1993) Sevgilisinin babasının isteklerine de boyun eğmek zorunda kalan bir kadının ve hapisten çıkan tecavüzcü bir porno film yıldızının hikâyelerini aktaran film, kimi sahneleriyle çekildiği yıl çokça konuşulmuştu.

Sırrımın Çiçeği (La Flor de mi Secreto, 1995) Ayrılıklara kendine has bakışıyla yine oyunbaz ve farklı bir Almodovar filmi. Farklı sosyal statülerden yalnız kadınları ele alıyor yönetmen.

Çıplak Ten (Carne Tremula, 1999) Pizza dağıtıcısı Victor’un uyuşturucu bağımlısı Elena’yla ilişkisine bakan film, bir tartışma gününde patlayan silah ve kaderleri kesişen insanları öyküye dâhil ediyor.

(*) Filmlerin gün ve seans bilgilerini sol sütunda Karaca’da Bu Hafta bölümünde inceleyebilirsiniz.