‘Atatürk ve İzmir Marşı asla siyasi simge olamaz’

YAĞIZ BARUT / İZ GAZETE Ülkemizde yaşanan her türlü şiddet ve nefretin en iyi yansıması şüphesiz futbol sahaları. Son zamanlarda buna siyasi çekişmeler de ortak oldu. Gerek ‘Anayasa Referandumu’ üzerinden yapılan tartışmalar gerekse...

29 Ağustos 2017, 11:54 Yağız Barut
‘Atatürk ve İzmir Marşı asla siyasi simge olamaz’

YAĞIZ BARUT / İZ GAZETE

Ülkemizde yaşanan her türlü şiddet ve nefretin en iyi yansıması şüphesiz futbol sahaları. Son zamanlarda buna siyasi çekişmeler de ortak oldu. Gerek ‘Anayasa Referandumu’ üzerinden yapılan tartışmalar gerekse ‘Atatürk pankartı’ ve ‘İzmir Marşı’ üzerinden yapılan tartışmalar, ülke olarak nasıl da ayrıştırıldığımızın en net fotoğrafını sunuyor. Bu fotoğraf içerisinde var olan ögeleri, spor sosyolojisi alanında akademik çalışmalarıyla akla ilk gelen isim olan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden çok değerli hocam Doç. Dr. Ahmet Talimciler ile konuştuk.

‘Futbol toplumların aynasıdır. Futbola bakarak bir toplum hakkında birçok şeyi söyleyebilirsiniz.’ diyorsunuz. Ülkemiz futboluna bakarak, toplumumuz hakkında genel bir değerlendirmeyi nasıl yaparsınız?

Futbol, yaşadığımız gerilimlerin, sıkıntıların daha çok yansıdığı ve her geçen yıl daha problemli olduğu bir alan haline dönüşüyor. Türkiye’de futbol ilk oynanmaya başladığı andan itibaren ideolojik bir oyundur. İlk oynanma amacına bakarsanız Türk ve Müslüman olmayanlarla mücadele etmek olduğunu görürsünüz. Futbol, milliyetçi ve dinsel ideolojilerin kendisini gösterdiği bir alan. Ancak bu güne bakarsak, ülkemizde 16 Nisan Referandumundan önce bir Futbol Zirvesi yapıldı. Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören konuşmasında ‘Sayın Cumhurbaşkanım daha güçlü bir Türkiye için 17 Nisan sabahı ‘evet’ diyen bir Türkiye’de uyanmak dileğiyle’ cümlesini kurdu. Bundan sonra kimse ‘siyaset ve spor birbirinden iki ayrı alandır’ masallarını anlatmasın. Ayrıca futbolun siyasetle ilişkisi sadece siyasilerden de kaynaklanmıyor. Futbolun içindeki aktörlerde siyasete o kadar yanaşıyor ki, her ikisinin de işine geliyor bu.

Nasıl bir ilişki bu?

Şunu söylemek lazım Türkiye’nin son 15 yılda yaptığı spor tesisi sayısında müthiş bir artış var. Bunların yapılması çok önemli ve daha da iyileri yapılmalı. Ama başka bir açıdan bakılırsa karşımıza büyük bir sıkıntı çıkıyor. Bu kadar tesisin yapılması sporun daha fazla siyasetin dümen suyunda yürüyen bir alan haline dönüşmesine yol açıyor. Bu da sporun daha politik bir alan olarak konuşulmasına ve tartışılmasına olanak sağladı.

Bu açıdan bakarsanız tribünlerin durumu nasıl?

Gezi Parkı sürecinden sonra, güvenlik görevlileri ve taraftarların birbirine bakışı değişti. Futbol daha çok siyaset objelerinin işin içine girdiği bir alan haline geldi. Ama bizim ülkemizde futbolda da siyasette de batı tipinde gördüğümüz gibi birbiriyle örtüşen kesimler görmüyoruz. Mesela tribünlerimiz İngiltere veya İtalya’da gördüğün tribünler gibi değil. Bizim tribünlerimizin politikleşmesi de bize özgü. Yani buradaki politikleşme iç dinamiklerimizden kaynaklanıyor. Ayrıca bizde ki politikleşme takımların kendine özgü durumundan kaynaklanmıyor. Yani, takımlarımız batıdaki gibi belli bir sınıfın, belli bir ideolojik görüşün, belli bir dinsel, etnik cemaatin kökenine göre farklılaşan kulüpler değil. Aslında çok da muhalif, politik tribünler değil. Çünkü kuruluş amaçları bu değil. Bizim taraftarlarımız doğrudan doğruya kulüp yönetimiyle bağlantılar. Ondan bağımsız, ondan özgül ağırlığa sahip değil. Bu durum baştan sakat bir taraftarlık tipolojisini meydana çıkarıyor.

Bu durum sosyolojik açıdan sorunların çözümünü zorlaştırıyor mu?

Hem çözümleri zorlaştırıyor hem de taraftarların özgül ağırlıklarını koyup oyuna müdahale etme olanağını ortadan kaldırıyor. Futbol giderek daha fazla paranın egemenliğine girerken, taraftarın bu yapı içerisindeki payı azalıyor. Sadece ve sadece müşteriliğe indirgenen bir görevle karşılaşıyor. Kulüpler için taraftarın aidiyeti, maçlara gidip gitmemesi değil sadece çıkan formayı ve resmi ürünleri alması önem kazanıyor. Asıl dertleri, taraftarı ne kadar çok tükettirebiliriz konusudur. Artık taraftarlarımızın birbirine ihtiyacı sonuna kadar var. Hepsinin taraftar olarak bu yapı içerisinde kendilerine yer açmaları gerekiyor. Birbiriyle didişmeyi bir kenara koyup, dayanışmak zorundalar. Bunu gerçekleştiremezlerse, bu yapının en güçlü paydaşı biziz diyemezlerse, bu yapının dışına çıkarlar. Futbol daha fazla sermayenin oyunu haline gelmiş durumunda. Futbol artık işçi sınıfının oyunu değil. Ekonominin bu kadar sıkıntılı olduğu bir dönemde, yapılan transferleri de görüyoruz. Peki yarın bir gün biz bu kulüpleri satıyoruz derlerse ne olur? Fenerbahçe, Galatasaray bir Katarlıya satılırsa ne olur? Taraftarların kulüplerine aidiyetleri ne olur? Bu kulüpler bizim kulüplerimiz mi olur? İşte sorular gittikçe daha yakıcı bir hal almaya başlayacak.

Devletin bu konuda bir sorumluluğu var mı?

Eğer devlet yardımı olmazsa, vergi indirimi, vergi afları gerçekleşmezse Türkiye’deki kulüplerin birçoğu topu diker. Vergi affı olsa bile, tüketim çılgınlığı ve kötü yönetme meselesi devam ettiği sürece yeniden karşımıza çıkacak. Ki bu bir çözüm de olamaz. Devlet olarak sorumluluğunuz kötü yönetilen kulüpleri affetmek değil, bu büyük bir haksızlık aynı zamanda. Türkiye’de bu kadar endüstriyelleşen alanda hala Dernekler Yasası ile gidemezsiniz. Bunun üçkâğıdına kaçıyor kulüpler. Hem şirket hem dernek statüsündeler. İşine geldiği gibi davranıyorlar. Kulüpleri yasal vergi çerçevesine sokmak zorundalar. Yoksa futbol üzerinden vergi kaçırmalar devam eder.

Buradan, Türkiye’de sporun endüstriyelleşmeyle birlikte rekabetin anlamının da değiştiğini görüyoruz. Bunun sahalardaki şiddete etkisi nasıl oluyor?

Eskiden oynamak ve mücadele etmek vardı. Şimdi, tek şey kazanmak! Kazanmayı her şeyin üzerine oturttuğunuz zaman, geri kalan her şeyi yerle yeksan ediyorsunuz. Bu sefer acımasız bir rekabet ortaya çıkmaya başlıyor. Bu acımasızlık hem saha içinde hem de tribünlerde başka bir boyuta bürünmeye başlıyor. Oysaki kazanmak ve kaybetmek bu işin ruhunda var. Aslında bunlar sporun problemi değil. Kapitalist ekonominin dinamikleri bunlar. Orada yaşanan erozyon, değer kaybı buraya da sirayet ediyor. Acımasız rekabet futbolun gerçek güzelliğini ortaya çıkaracak adil oyunu, mücadeleyi, birbirine saygı duymayı da göz ardı etmeye başladı. Futbol sahalarında ortaya çıkan şiddetin arka planında yer alan şey, kapitalist dinamiklerin yaratmış olduğu, modern insanın içinde sıkışmış olduğu ruh hali.

İnsanların deşarj olma durumunu mu kastediyorsunuz?

Hayır, onu kastetmiyorum. İnsanlar futbol sayesinde normalde yapamayacağı şeyleri yapabilir hale geliyor. Futboldaki aidiyet çok ucuz ve kolay. Senin o formayı giymen yeterli. Birey olarak değil, kitlenin bir parçası olduğun andan itibaren senin de gücün artmaya başlıyor. Önemli başka bir konu da kalabalık içinde kaybolma hissidir. Bu da insanın kendi benliğini orada çıkartma eğilimidir. Şiddet konusunda eksikliğimiz de burada başlıyor. Biz şiddetin o an orada çıktığını zannediyoruz. Getirdiğimiz denetim mekanizmaları da buna uygun oluyor ve bu da sadece taraftarı cezalandırmaya dönük. Hâlbuki bu meselenin çok daha farklı bir kaynağı var. Biz olaylar sonrasında da, olayı çıkartanları değil çıkarmayanları cezalandırıyoruz. Suçun bireyselliğini de yerlere vuruyoruz. Amigo denilen kişilerin de kulüple ilişkisinde elini güçlendirmiş oluyorsun. Çünkü istediği zaman saha kapattırabilecek, ceza aldırabilecek bir kitle var elinde.

Passolig bir işe yaramadı o zaman.

Passolig’in gelme mantığı taraftarın denetlenmesi ama topyekûn ceza verdiğiniz zaman, olaylı maça gelmeyen taraftar doğal olarak ‘ben o maçta yoktum hani passolig vardı’ diyor. Passoligçiler de bundan rahatsız aslında.

Futbolun birleştirici yanı olduğu gibi ayrıştırıcı yanı da var. Son zamanlarda çok önemli tartışmalara ve ayrışmalara sebep olan, stadyumlarda İzmir Marşı okunması ya da Atatürk ile ilgili pankart açma ve slogan atma meselesi var. İzmir Marşı ve Atatürk siyasi simgeler midir?

Bu tamamen nereden baktığına göre değişir. Bir taraf ‘kurucu lider siyasi simge olur mu?’ derken, bir başka taraf ‘evet siyasi simgelerdir.’ diyebilir. Bana göre ise asla siyasi simge olamaz. İzmir Marşı, İzmirlilerin marşı değildir. Kurtuluş Savaşı’ndaki sıkıntıların bir yansıması olarak ortaya çıkan, hepimizin ortak bir değeridir İzmir Marşı. Ortak değeri, birininmiş gibi değerlendiremezsiniz. Aynı şey Mustafa Kemal için de geçerli. Bir partinin tekelinde değildir bu değeri kullanmak. Onun adının kullanıldığı bir pankart siyasi ise o zaman maç öncesi ‘İstiklal Marşı’ okunması meselesini de konuşmamız lazım. Siyaset meselesini nasıl ele aldığın durum beraberinde Türkiye’de giderek birleştirici değil ayrıştırıcı hal almasının yolunu açıyor. Bir taraf ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa’ diye bağırıyorsa ve diğer tribün de buna ‘PKK dışarı’ diye bağırıyorsa burada çok büyük bir problem vardır.  Bu durum futbol mekânlarında giderek daha çok ayrışmanın yaşanacağını bize gösteriyor. Bunu da pankart açanları tutuklayarak falan önleyemezsiniz. Futbolun zapturapt altına alınması en çok iktidara zarar verir.

Neden?

Çünkü insanlar futbol sahalarında gündelik sorunlarından uzaklaşıyorlar. Bunu da engellerseniz sıkıntıyı başka yere taşırsınız. Ünlü bir Fransız sosyolog ‘Yüz bin kişinin stadda bağırması ile sokakta bağırması aynı değildir.’ diyor. Bunu da göz ardı edip, oraya da mutlak biçimde şekil vereceğim dersen, çok büyük problemleri başka yerde yaşarsın. O yüzden futbol Türkiye’deki iktidarlar açısından çok önemli bir alan. Ancak önümüzdeki tehlike durumun siyasi mücadele alanı haline dönüşmesi meselesidir. Mesela bundan sonra büyük ihtimalle her Konya maçında İzmir Marşı okuyan rakip taraftarlar göreceğiz.

Şiddet ve güvenlik için öneriniz nedir?

Bizim, spor sahalarında şiddeti izleme merkezine ihtiyacımız var. Bu merkezde Türkiye’deki bütün spor sahalarındaki şiddet verilerinin toplanması gerekiyor. En büyük sıkıntımızda bilimsel veri yoksunluğumuz. Olaylara karışan kişiler kim? Passolig öncesinde ve sonrasında kaç kişi ceza aldı? Kaç maçta olay çıktı? Bu alanda çalışmak isteyen insanlar bilgi alamıyor çünkü elde veri yok. Bu şiddet sahada olanla da sınırlı değil. Mesela kafeteryada maç izleyen gruplar kavgaya ediyor. Bunun da sebebi futbol ve yığınla adli vaka var. Sonu ölüme kadar giden şeyler.  Ceza vermekle sorunu çözemezsiniz. Bunun öncesini bilmek lazım. Hayatımızda öfkeyle, nefretle açıklanamayacak kadar çok şiddet var. Bu şiddet her yere taşınıyor. Toplumsal hayatımızın her alanındaki şiddeti düşünmemiz ve önlememiz gerekiyor. Futbol sahaları da toplumsal hayatın bir minyatürünü sunar bizlere. Oraya bakarak da toplumsal hayatımızla ilgili veriler elde ederiz. Bu ikisi beraber yürür.

Yorumlar (0)
banner96
banner178
19°
açık
Anket Tümü
İstanbul hezimetinin ardından AKP iktidarı erken seçime gider mi?
Günün Karikatürü Tümü