Muhtemelen; hangi dönemler ki işçilere dair yazılmış çizilmiş, işte o dönemlerde işçiler de ‘buradayız’ demiş daha vurgulu şekilde. Ya da –birbirine alternatif değil- ne zaman ki işçiler, ‘bir sınıf olarak buradayız’ demiş, o dönem işçilere dair yazılıp çizilenlerin oranı artmış.  Sadece oranı mı? Kıymeti de, muhtemelen…

Yazmak derken, sadece edebi metinleri kast etmiyorum. Bildirisinden, duvar yazısına, -henüz tarihsel bir birikime sahip olmasa da- atılan twetinden, gazete haberine…

Ama işte, konumuz kapsamında ve belki de taşı gediğine en iyi oturtup, vurduğu yerden en kaideli sesi çıkaranına dair konuşacaksak, ‘işçilere dair öyküler neden az yazılır?’ dışında her soru, etrafında dolanmak olacak konunun.

İlk iş; hangi genç yazarlar, hangi öyküleri yazmış, hangi kitapları çıkarmış, hangi dergiler konuyu gündem etmiş diye kaba bir tarama yapmak geliyor akla ve belli ki, kısa sürede yapılacak hiçbir ‘kaba’ tarama, kayda geçecek bir veri sunamayacak. Vaziyet bu…

İŞÇİNİN NEYİNİN ÖYKÜSÜ YAZILIR? NİYE YAZILMAZ?

Herhalde gönülden ilk geçen –ve çoğunlukla kayda/kağıda geçmiş olan- işçinin zaferinin öyküsünün yazılması… Bir grevde kazanmış, grevdeki taleplerini kazanmışken, yaşadığı dünyanın en belirleyici çelişkilerini keşfedip, yeni bir dünyanın kapısının anahtarını da kazanmış, muzaffer işçilerin savaşının öyküsü…

Ya da, o anahtara yürürken ve eline aldıktan sonra, değiştirebilme gücünün öyküsünü…

Öyle ya, sınıfa tarihin ve dünyanın bu berbat halinden bıkmışların yüklediği misyon bu: Değişmek ve değiştirmek.

İşte bu tarihsel ‘misyonunun’ gereği pozisyondan her uzaklaştığında; başarsa topyekûn kurtaracağı insanlığın ve tüm olanaklarının gündeminden de düşüyor işçi sınıfı…

Bırakalım ‘edebiyat dünyası’nın kendine has hallerini, en pespaye alanlardan bile uzak tutuluyor işçi sınıfı. Hani ‘amele dolan’ facebook bile, amele sınıfını gündem etmez oluyor. Ya da –tabi ki politik sebepleri var bunun- en çok işçilerin izlediği televizyon kanalları, işçileri vermez hale geliyor.

Bir de ölürken gündem oluyor işçi sınıfı. Ama öyle teker teker ölürken falan değil artık. Az çok reyting yapacak, üzerinden okunacak bir iki kelam edecek, beş on ‘like’ alacak şekilde paylaşım yapacak çoklukta, onar onar, yüzer yüzer ölürken falan gündem olabiliyor.

Bakınız: Soma Katliamı’nda yaşamını yitiren işçilere dair yazılan yazılara, yapılan haberlere, atılan twetlere, çekilen belgesellere, ‘edebi’ metinlerin çokluğuna…

Bir benzerini, kısa zamanda ‘Tekel’de görüyoruz. Öncesi Zonguldak’a kadar yok. (’80 sonrasına kasıtla) Sanki o arada işçi yok.

Peki, teker teker ölen işçi? Zaten ‘ölü gibi’ yaşayan milyonlarcası? Onun kızdıkları, onun güldükleri… Kaybedişinin öyküsü? O sınıfın öyküsü olmaz mı? Ya da hiç kavgaya yanaşamayışının? Ya da kendini bilmezliğinin, sınıf oluşundan bihaber halinin öyküsü, sınıfın sınıf olarak hareket etmesine hizmet etmez mi?

HER ÖYKÜDE BİRAZ EMEKÇİLER YOK MU?

Öykü, insana dair en güçlü metin... İnsanın kesitlerinden oluşuyor oluşu, yine insana etkisi bakımından diğer türlerden daha çarpıcı denebilir. Öyküye konu olan birçok şeyin, esasen emekçi sınıfların yaşamından olduğu kesin. Ama bu, bu öyküleri emekçi sınıfların öyküsü yapmaya yeter mi? Orası tartışılır. Mesela; sevgilisinden ayrıldığı için intihar eden genç bir adamın hikâyesi, kuşkusuz sevgilisi olan olmayan, ayrılık yaşamış ya da yaşamamış herkesi az ya da çok çarpacaktır ve genç adamı yaşamını sonlandırmaya götüren sürecin tamamı insana dair olduğu için güçlü yapabilir öyküyü. Ama o adamın, sevgilisinden ayrıldıktan sonra, ‘ulan bir kafamı dinleyeyim’ deyip tatile çıkamamasını, ya da nasıl diyelim, aynı zamanda maaşını alamamış olmasını, sigortasının yatmıyor olmasını, ustabaşına her seferinde ‘sigortasının atıyor’ oluşunu anlatmadığında o öykü ‘işçi öyküsü’ olmadığı gibi, ‘sahiciliği’ de zayıflayabilir.  

Çarpılmak, bazen gerçeklik beklentisini öteleyebilir. Ama gerçek olandan her uzaklaşıldığında, insanın hikâyesinden, dolayısıyla öykünün kendinden uzaklaşılmış olmaz mı?

Hal böyle olunca, yani öyküyü ‘gerçek’ten kurmak gerekince, işte sınıfının ‘misyonuna’ meyli olsa da eli kalem tutanların,  sınıfın ahvaline dair gerçek durumun muzaffer olmayışı, yazılacak bir şey olmadığı kanaatinin oluşmasına sebep oluyor belki de... Yani o dünyayı değiştirecek olan ‘kutsal’ gücün, kocasını bile değiştiremediğinin öyküsünü yazmak mesela, ‘hayırsız’ bir iş yapmak gibi anlaşılıyor olabilir.

‘Yeni dönem edebiyatçılarda işçi öyküleri’ konu başlığıyla özetlenebilecek bir niyetle başlayıp, yazıyı, son dönem yazılan öykülerden, kitaplardan örnekler veremeden ve yazılmayanlar üzerinden tamamlamak üzücü.

Sona gelmişken, ‘İşçilere dair öyküler neden az yazılır?’ sorusunu da cevabı aranmaya devam eden bir ‘ödev’ olarak burada bırakıyorum. Yazdıkça beliren, belirdikçe yazılan işçi sınıfımızın değiştirme gücüne güç katmak için, belki bundan sonra daha çok işçi ‘hikayesini’, ‘muhabbetini’, ‘anısını’; ah gücüyle bir –belki gücünden daha belirgin- zayıflıklarını,  beceremeyişlerini, hayal kırıklıklarını, hayal kırıklığına uğratışlarını yazmalıyız. Ama öykünün tam da anasına uygun şekilde, -bir yandan hayal ettiğimiz gibi olsa da- esasen olduğu gibi, sahici!